İşsizlik Depresyonu

İşsizlik Psikolojisi

Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

İşsizlik Depresyonu

Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur;belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı elştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta varolma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

İşsizlik Erkekleri Kadınlardan Daha Fazla Etkiliyor

Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde varolma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının varolma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da başgösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekli ği, baş a ğrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

Çözüm Önerileri

Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder.  Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.

Sağlıklı Beslenme Takıntısı(Ortoreksiya Nervosa)

Sağlıklı beslenmek, sağlıklı ve zinde bir vücuda sahip olmak yaşam için herkesin hemfikir olduğu bir konu fakat sağlıklı beslenmeyi takıntı haline getirmek yaşamı zorlaştıran, sosyal ilişkileri bozan hatta süreçte sağlığı bozan bir hal alıyor.

Sağlıklı beslenme takıntısı; kişinin organik olmayan gıdaları tüketmemesi, marketten alışveriş yaparken gıdaların içeriğiyle aşırı derecece ilgilenmesi, dışardan yemek yiyememesi, sürekli zihninin yiyeceklerle meşgul olmasını kapsayan ruhsal bir hastalıktır. Bu takıntıya sahip olan kişiler yiyecekleri çiğ tüketmek ister. Yedikleri yiyeceklerin pişirildiği kapla aşırı ilgilenir. Yiyeceğin kalitesi bu takıntıda en önemli etkendir.

Organik Gıda Bir Pazarlama Stratejisi
Ensdüstrileşmeyle birlikte paketli gıda sayısı sürekli artıyor. Örneğin şekerin içine kakao, süt, fındık gibi bir kaç ürün koyup paketlediginizde bir kilo şekerin fiyatına eşdeğer oluyor. Hal böyle olunca paketleyip satmak üretici açısından daha karlı. Süreçte paketli gıdalar git gide artıyor artmaya da devam edecek.

Organik besinler de günümüzde yeni bir tüketim stratejisi. Üretici paketleyerek daha pahalıya sattığı ürünleri, şimdi de organik hâliyle daha yüksek bir maliyete satma peşinde. Dolayısıyla sağlıklı beslenme takıntısı maddi durumu iyi olan kişilerde daha sık raslanan bir takıntı.

Sağlıklı Beslenme Takıntısının Sebebi Ölüm Korkusudur
Yiyeceklerin kalitesiyle aşırı ilgilenen bu kişilerin temel duygusu ölüm korkusudur. Bu kişiler normalde de hayatlarının belirli dönemlerinde belirli bazı konulara takıntı yapan kişilerdir.
Yani zaten takıntılı olan kişilerde takıntı yer değiştirir. Daha önce temizlik takıntısı olan bir kişi paketli gıdaların çok zararlı olduğunu öğrendiğinde yiyeceklerle aşırı ilgilenmeye başlayabilir.

Takıntı hastalığının en önemli sebebi çocukluk döneminde kişinin takıntılı bir bakıcısının olmasıdır. Bu kişi anne, teyze ya da çocuğa bakım veren bir yetişkin olabilir.
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Anneme Annelik Yapmaktan Çocuğuma Annelik Yapamıyorum

Annesine annelik yapan yetişkinler çocuklarına annelik yapamıyor. Çünkü sistem tersine işlemiyor. Çocuğuna annelik yapmak içgüdüsel bir davranışken anneye annelik yapmak annenin yetersizliginden, sevme yetisinin düşüklüğünden, güçsüzlügünden kaynaklanan zorunlu bir davranış. Dolayısıyla anneye annelik yapmak eksta bir çaba, güç ve emek istiyor. Yetişkin anne bu gücü ve emeği kendi annesine harcadığında, çocuğuna içinde varolan sevgiyi ve ilgiyi gösteremiyor.

Çocukluğunu Yaşayamamış Yetişkinler
Küçük yaşlardan itibaren büyük sorumluluklar üstlenen çocuklar, çocukluklarını yaşayamadan yetişkin bireyler oluyor. Örneğin; -Kızım sağolsun hep evi düzenli tutar, odasını toplar ses çıkarmadan oynar, – Geceleri korkuyorum hep küçük kızımla uyuyorum, onun varlığı bana güven veriyor, -Kızım çocukluğundan beri böyle ailede herkes onun sözünü dinler, babası bile bir tek onu dinler, saatlerce konuşur babasıyla, -Babana konuştuklarımızı anlatmak yok, bu aramızda bir sır, benim nereye gittiğimi baban asla bilmemeli… Bu cümleler küçük yaştaki bir çocuğa yaşının üzerinde sorumluluk yükler. Çocuk annesine annelik yaptığında çocukluğundan vazgeçer. İçtenliği, yaratıcılığı, eğlencesi, çocuksu coşkusu kaybolur.

Çocukluğunuzu Bugün Yaşayın
Çocuklugunuzu yaşayamadığınızı düşünüyorsanız bugün çocuksu şeyler yapın. Içinizdeki hevesle tanışın. Parkta sallanabilirsiniz, kışın dondurma yiyebilirsiniz, çamurlu sularda zıplayabilirsiniz, bebeklerle oynayabilirsiniz. Kendinizle tekrar tanışmış olursunuz, içinizdeki hevesli çocukla.
Sevgiler
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Sorumluluk Duygusu

Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür kişi daha çok sevebilir der “Engin Gençtan” hoca.
Yetişkin olmak sorumluluk almaktır, karar vermek, tercih etmektir. Bir tercih yaptığında sonucuna kimi zaman sevinmek, kimi zaman üzülmektir. Diğerlerini suçlamak, kararı diğerlerine aldırıp sonucun sorumluluğunu diğerine yüklemek kolay olandır.
Zor olan karar vermek, verdiğin kararın arkasında durmak, sonucun sorumluluğunu almaktır.

Başkalarının Kararlarıyla Yaşayanlar Başkalarının Hayatını Yaşar

Kendi kararını vermenin, kendi sorumluluğunu üstlenmenin güzel tarafı iyi ve kötü sonucu her ne olursa olsun sana ait olmasıdır. Karar vermek, hayatına sahip çıkmaktır. Kendi duygularına, düşüncelerine, tecrübene sahip çıkmaktır. Kendine saygı duymaktır. Sen kendine saygı duydugunda diğerleri de sana saygı duyar. Sen kendinin arkasında durduğunda, kendi kimliğini ve kişiliğini koruduğunda diğerleri de sana öyle davranır. Öyle davranmak istemeyenle de yolları ayırırsın.
Sorumluluk almak sevginin de sorumluluğunu almaktır. Hissettiğin duyguya sahip çıkmaktır. Severken özgürce sevebilmek sevginin en güzelidir.
Özgürlük sorumlulukta. Gerçek sevgi sorumlulukta
Sevgilerimle
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Nasıl daha çekici olabilirim?

Merhaba. Önceki gün facebookta nasıl çekici olurum? Diye bir yazı okudum.
Psikologlar bazen önerilerde bulunur. Psikolog arkadaşın önerisi şu ; başkalarının istediği insan olursanız çok çekici olursunuz.
Onların istediği gibi gülün, onların istediği gibi yemek yiyin, onların istediği gibi konuşun, bunları ben ekledim.
O. Pamuk’un şu satırları geldi sonra aklıma “Kendim olmalıyım diye tekrarlıyordum.. Onlara hiç aldırmadan; onların seslerine, kokularına, isteklerine, sevgilerine ve nefretlerine aldırmadan ben kendim olmalıyım. Çünkü kendim olmazsam onların olmamı istedikleri biri oluyordum ve onların olmamı istedikleri o insana hiç katlanamıyordum”
İki yazı böyle. Ben O. Pamuk’tan yana kullanıyorum oyumu.
Başkalarının istediği gibi bir insan olmak ilk aşamada diğer tarafı cezbedebilir, bu kısa vadede sizi çekici yapabilir belki, uzun vadede bunun iki taraf için de sıkıcı ve yorucu bir ilişki olmasına neden olur. Yani köle efendi ilişkisi uzun sürmez köle olan yorulur, efendi olan sıkılır. Köle olan hep verdiği için şikayet eder, efendi olan diğerinin hep uyumlandiğından şikayet eder, bir kimliği ve kişiliği olmadığından şikayet eder. İlişkide sağlıklı insanlar diğerinin kendine ait bir kimliğinin ve kişiliğinin olmasını ister. Çekicilik? o zaten kimliği olan kişide vardır bence.
Sevgiler

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Geçmişe Bakarak Geleceği Anlayabilir Miyiz

Yükselen bir dalganın kıyıya ne kadar yaklaşacağını tahmin edebilir misiniz?

Havada uçan bir tüyün hareketlerinden tüyün nereye düşeceğini ya da akmakta olan bir nehrin nereye kıvrılacağını anlayabilir misiniz?

Doğadaki her şey karmaşıklığın içinde bir düzene sahip.

İnsan Beyni Tıpkı Doğa Gibi Karmaşıktır

İnsan beyni tıpkı doğadaki varlıklar gibi kendi karmaşıklığının içinde bir düzene sahip.İnsan beyni 0-6 yaşlar arasında oluşur. Beyin gelişimi anne karnında başlar altı yaşına kadar ana hatlarıyla oturmuş olur. Bebek dünyaya geldiğinde beş duyu organıyla dünyayı algılamaya çalışır. Bu süreçte bebek ne kadar uyarana maruz kalırsabeyin gelişimi o oranda hızlı olur.Çocuk altı yaşına geldiğinde beyin gelişimi de ana hatlarıyla belirlenmiş olur.

Kader mi? Çocukluk Anıları mı?

Kültürümüze ve dilimize oturmuş olan kader, tesadüf, zorunluluk, rastgelelik, şans gibi kavramlar var. Kaos teorisiyle bunu düşündüğümüzde durum pek de kader ya da şans gibi görünmüyor. Çocuklukta yaşadığımız anılar bugün nasıl davranacağımızı, hayatımızın hangi yöne evrilecegini, nasıl biriyle evlenecegimizi, ne tarz bir hayatımızın olacağını belirliyor.

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Sevgilerimle

Çift Terapisi

İlişkide Denge

İnsan iliskilerinde vermek ruhsal bir olgunluğun içsel bir zenginliğin belirtisidir. Alma ise daha çok duygusal yetersizliği iç dünyanın yoksulluğunu gösterir.

İlişkide veren insanların özgüveni yüksektir, güçlü kendine yeten bir kimliği ve kişiliği vardır.

İliskide olgun olan,veren insanlar diğerini dinler. Anlamaya çalışır. Diğerinin söylediği sözler onun için değerlidir.

İlişkide veren insanlar diğerine yanındayken güvende hissettirir. Güvenlik hissi verir.

İlişkide veren insanlar sevgiyi de cömertçe verir. Diğeri onun yanındayken sevgiye doyduğunu hisseder.

İlişkide veren insanlar cinsellikte de diğerine haz verir. Gerçek bir duyguyla diğerini hissederek sevişir.

İlişkide hep alma eğilimde olan kişiler ise diğerine sıkıntı hissettirir. Bu kişiler bağımlı, diğerine muhtaç, kötü hissettiren, zayıf kişilerdir. Hep kendileri almak ister. Diğerinin duygularıyla sadece işine yarayacaksa, ona bir faydası varsa ilgilenir. Cinsel ilişkide sadece kendi duygusuna odaklanır. Güven vermez, eksikliğini hissettiği duyguları (sevgi, şefkat, korunma, bakım, anlaşılma) daha çok alabileceği biri olduğunda hızlı bir şekilde partner değiştirebilir. Sevgi üretme yetisi düşük olduğundan kendini sevemez hep birilerinin sevgisine, hayranlığına, ışıltılı bakışına ihtiyaç duyar.

İkili ilişkide denge çok önemli. Olgun, sağlıklı ve mutlu ilişkide alma verme dengelidir. Her iki taraf bazen kendi ihtiyaçlarını bazen diğerinin ihtiyaçlarını karşılar.

Bağımlı kişilerin, hep alma isteğinin altında çocuklukta doyurulmamış ihtiyaclar yatar. Ebeveyninden yeterince sevgi alamayan bir kişi bunu sevgilisinden almaya çalışır.

Eksikliğini hissettiğiniz duyguları fark etmek kendinizi tanımanızı sağlar.

Sevgilerimle

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Gerçek Sevgi Özgürleştirir

Sevgi en iyi ilaçtır. Sevildikçe güçlenir, büyür, olgunlaşırız.

Çocuk fiziksel olarak belirli aylarda belirli olgunluğa erişir. Örneğin çocuğun yürüyebilmesi, bacak kaslarının olgunlaşmasına hareket kabiliyetinin artmasına bağlıdır. Bu da ortalama bir yaş civarına denk gelir. Çocuğun konuşması için de benzer bilgi geçerlidir. Sol beynin olgunlaşması ile birlikte çocuk sesleri kelimelere, kelimeleri cümlelere dökmeye başlar. Bu da ortalama iki yaş civarına denk gelir. Bireysel farklılıklar olmakla birlikte bedensel gelişimin evreleri hemen hemen her insanda aynıdır.

Bedensel olarak büyüyen insanın ruhsal olarak belli bir olgunluğa erisebilmesi ise sevgiye bağlıdır. Gerçek sevgiyle büyüyen çocuklar bü-yür-ken; güvensiz, şüpheci, değersiz, korkuyla, minnetle, beklentiyle büyüyen çocuklar bü-yü-ye-mez. Fiziksel olarak 50 yaşında olur ruhsal olarak 3 yaşında. Bu kişiler yetişkin kıyafeti giyen çocuklara benzer.

Gerçek sevgi çocuğun ihtiyacı kadar verilen sevgidir daha azı ya da daha fazlası çocukta travma yaratır.

Az sevgi gören çocuklar yetişkin olduklarında kendilerinde hiç bir şeyi hak görmez. Temel duyguları değersizliktir ve çoğunlukla kendilerini değersiz hissettirecek sevgililer ya da partnerler seçer. Karşıdaki pırlanta kendisi çöplüktür, karşıdaki güçlü kendisi zayıftır, karşıdaki değerli kendisi değersizdir, karşıdaki haklı kendisi suçludur… Bu kişiler iliskide çoğu zaman sömürülmeye, aldatılmaya, hor görülmeye ya da yok sayılmaya maruz kalır.

Gerçek sevgi özgürleştirir.

Gerçek sevgi diğerinin vereceği sevgiye muhtaç eden sevgiden farklıdır. Gerçek sevgide karşılıklılık vardır. Terazinin kefesi her iki tarafa da yakındır. Biri diğerinden sevgi dilenmez. Taraflar birbirlerinden sevgi alır, bazen de verir.

🌿Gerçek sevgide baskı yoktur diğerinin hayatını değiştirme, yönetme, kontrol etme yoktur . Her iki taraf da biribirine bağlı aynı zamanda özgürdür.

🌿Gerçek sevgide zalim ve mağdur yoktur.

 

İliskinize bir de buradan bakın …

Sevgilerimle

 

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

 

#psikolog #psikoloji #psikoterapi #psikoterapist #psikologgulcemyildirim #gulcemyildirim #terapi #terapist #klinikpsikolog #uzmanpsikolog #psikolojikdestek

Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) nedir? Psikoterapide Mindfulness Nasıl Kullanılır?

Mindfulness tekniği yani bilinçli farkındalık kendimizle temas kurmamızı sağlayan yaşadığımız an’ın farkına varmamızı sağlayan binlerce yıllık geçmişi olan kadim bir öğreti, mucizevi bir teknik. Mindfulness ne demektir, doğu kültürününde oldukça eski olan bu teknik günümüzde şehir hayatının getirdiği strese çare ararken keşfettiğimiz beyinle ilgili yapılan araştırmalarla etkilerinin kanıtlandığı psikoterapide danışanın iyileşmesini hızlandıran çok yönlü işlevsel bir teknik.

Bizim beynimiz yaşadığımız modern hayata göre dizayn edilmemiş. Bizim beynimiz bu kadar hızlı gelişen ve değişen bir dünyaya uyum sağlayamıyor. Sabah kalktığımız andan itibaren sürekli  bir seçim yapmamız ve karar vermemiz gerekiyor. Kıyafet seçimi, kahvaltı seçimi, gidilecek olan yol güzergahının seçimi, bu liste böyle uzayıp gidiyor. Beynimiz hala vahşi doğa hayatındaki ayarlara sahip olduğundan bu kadar seçim yapmak beynin kapasitesinin çok üzerinde. Dolayısıyla beyin bu kadar seçeneği bilinçli bir şekilde gözden geçirip en doğru kararı vermek yerine otomatik pilota bağlıyor. Böylelikle yükünü azaltıp daha hızlı seçim yapıyor.

Yaptıklarımızın Yüzde Ellisini Otomatik Pilotta Yapıyoruz

Uyanık kaldığımız süre boyunca yaşadığımız an’ın yüzde ellisinde ya geçmişte yaşıyoruz, ya geleceği kurguluyoruz, ya kendimizi eleştirip yargılıyoruz, ya başkalarını suçluyoruz ya da kendimizi diğerleriyle kıyaslıyoruz. Zihnimiz sürekli meşgul, zihnimizde hiç bitmeyen bir akış var. Zihnimizdeki hiç bitmeyen bu akış yediğimiz yemeğin farkında olmamızı engelliyor, elimizde tuttuğumuz su bardağını nereye koyduğumuzu hatırlamamızı engelliyor. Dolayısıyla kendimizle temas kurmamızı engelliyor, yaşadığımız çevre ile temas kurmamızı engelliyor, ilişkide olduğumuz kişilerle temas kurmamızı engelliyor.

Bilinçli Farkındalığın Üç Temel İlkesi

-Farkında olmak

-Dikkat etmek

-Hatırlamak

-Yavaş hareket etmek

Bilinçli farkındalığı günlük hayatın içinde dikkat ederek, farkında olarak ve hatırlayarak kullanıyoruz. Yavaş hareket etmek bunların içinde en önemli olanı. Hareketimiz hızlandıkça yaşadığımız anı’ı kaçırıyoruz.  Bir sürü işi aynı anda yapmaya çalışırken hiç birine odaklanamıyoruz. Hızlı yürüyor, hızlı konuşuyor, hızlı hareket ediyoruz. Bedenimizi yavaşlattıkça düşüncelerimizin hızı da yavaşlamaya başlıyor. Böylece daha çok seçim hakkımız oluyor. Dikkat ise ikinci en önemli olanı. İçimizde olup bitene dikkat vermekle başlıyoruz buna, bedenimizde o an ne oluyor, omuzlarımız gergin olabilir, acıkmış olabiliz, karnımızda hafif bir ağrı hissediyor olabiliriz, avuçlarımız karıncalanıyor olabilir. Bunların hepsi bedenimizde ne olup bittiğini bize anlatan şeyler. Dikkatimizi dışarıya çevirdiğimizde ise etrafımızda ne oluyor, yanımızdan geçen çocuğun sesi, yüzümüzde gezinen rüzgarın soğukluğu, önümüzde uzanan binanın rengi, bedenimde ne oluyor ve dışarda ne oluyoru gizli bir gözlemci gibi fark ediyoruz, farkında olarak hissederek yaşıyoruz.

Bilinçli Farkındalık Egzersizi

Şu an bu yazıyı okurken vücudunuzda olup bitene bir bakın. Gözlerinizin yandığını hissediyor olabilirsiniz, yeni bir şeyler öğrenmenin heyecanıyla kalbinizin biraz hızlı çarptığını fark ediyor olabilirsiniz, omuzlarınızdaki yorgunluğu hissediyor olabilirsiniz. bütün bu duygularla temas kurdunuz, yani tam da şu anda burdasınız.

Dikkat etmek, dikkatini vermek geliştirebilir bir beyin özelliği. Dikkat  alıştırması yaparken öncelikle yaptığınız işe dikkatinizi vermeye niyet ediyorsunuz. Örneğin dişlerinizi fırçalarken yaşadığınız bu anın farkında olmak istiyorsunuz diyelim,dişlerimi fırçalarken yaşadığım anda kalmaya niyet ediyorum diye başlıyorsunuz. Dişlerinizi fırçalamaya başladınız bir dakika sonra zihniniz acaba ne yemek pişirsem diye düşünmeye başladı, alternatifleri sıraladınız, dışarıda yesek nasıl olur diye düşünüyorsunuz…. Diş fırçalamadan koptunuz. Dördüncü dakikada koptuğunuzun farkına vardınız. Zihninizi yavaşça geri çağırıyorsunuz. Arka dişlere geçmişsiniz o anda henüz farkına vardınız. Birkaç dakika sonra zihniniz tekrar kopuyor. Bu kez işyerindeki toplantıyı düşünüyorsunuz, hoşlanmadığınız  bir iş arkadaşınız geliyor sonra zihinize, ona nasıl davranacağınız, ne sorarsa nasıl bir cevap vereceğinizin provasını yapıyorsunuz… an’a geri geldiğinizde diş fırçalamanızın bittiğini ağzınızı yıkadığınızı farkediyorsunuz.   Düşünce gidecek, gelecek gitmemesi mümkün değil. Gittiği zaman düşünceyi geri çağırıyorsunuz, orada kası güçlendiren şey geri çağırmak.

Dikkatimizi Vererek Kendimizle Temas Kurabiliriz

Gökyüzünde bulutların hareket etmesine rastlamışsınızdır. Zihin tıpkı gökyüzündeki bulutların hareket etmesi gibi birbiriyle bağlantılı düşünceleri ardı ardına sıralar. Yani zihindeki akış hiç durmaz. Biz zihnimizde varolan akışa müdahale etmiyoruz. Zihnimizi hürmetli bir şekilde yaşadığımız an’a geri çağırıyoruz.  Düşüncemizi saygılı bir şekilde yaşadığımız an’a geri çağırıyoruz. Bu egzersizi yaptıkça beynimizin dikkatle ilgili kısmı gelişmeye başlıyor.

Beyni Yapısal Olarak Değiştirmek Mümkün

Yapılan araştırmalar, EEG çalışmaları gösteriyor ki beyni yapısal olarak değiştirebiliyoruz. Her gün spor yaptığınızda kaslarınızın geliştiğini görürsünüz, dikkatle ve farkındalıkla ilgili bu çalışmayı yaptığınızda da zihininizdeki beyin kasları gelişiyor. Bilinçli farkındalık terapisi kendi başına bir terapi tekniği değil, terapide kulandımız tekniklerden bir tanesi.

Bilinçli Farkındalığın Psikoterapide Faydaları

-Depresyondaki kişinin en önemli sorunu zihninde sürekli kendisini eleştiren, kızan, aşağılayan , her şeyin kötü gideceğini söyleyen iç sesinin acımasızlığıdır.  Bilinçli farkındalık kişinin otomatik pilottaki negatif düşüncelerinin farkına varmasını sağlıyor. Düşünce gittiğinde düşünceyi yaşadığı an’a geri çağırmak zihindeki felaket senaryolarının akışını durduruyor. Dolayısıyla depresyonun iyileşmesini sağlıyor.

-Sevgili, partner, eş ilişkilerinde faydalıdır. İkili ilişkilerde diğerinin söylediği bir sözün ya da yaptığı bir davranışın sizde oluşturduğu duyguyu görmenizi sağlar. Örneğin eşiniz evin dağınıklığından şikayet ettiğinde sizin ne kadar çok öfkelendirdiğini fark etmenizi sağlıyor. Çift terapisine gelen danışanlarda iyileşmeyi hızlandırıyor.

-İç görü oluşmasını ve terapide iyileşmenin hızlanmasını sağlıyor. Terapide danışanların biliçdışı süreçlerini bilinçli bir şekilde görmelerini sağlıyor. Neye neden tepki verdim, bunu çocukluğumda nasıl yaşadım, şimdi bu davranışımı nasıl dönüştürebilirim. Günlük hayatta yaşadığımız olaylar çocukluğumuzla bağlantılı olaylar. Bunu fark ettiğimizde hayatımızın kontrolü kendi elimize geçiyor. Yoksa çocukluğumuzda yaşadığımız hikayeleri tekrar edip duruyoruz.

-Öğrenmeyi kolaylaştırıyor. Yaşadığımız an’ın farkında olmak, okuduğumuz kitabın içeriğinin de farkında olmamızı sağlıyor. Odaklanmamızı kuvvetlendiriyor, daha az emekle daha çok öğrenmemizi sağlıyor.

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

 

 

 

Maurers Orjinal FX15 Orjinal lida Paykasa Cashixir Ankara ambar

Kaos Teorisi ve Psikoterapi

KAOS TEORİSİ VE PSİKOTERAPİ

Yükselen bir dalganın kıyıya ne kadar yaklaşacağını tahmin edebilir misiniz? Havada uçan bir tüyün  hareketinden tüyün nereye düşeceğini ya da akmakta olan bir nehir yatağının nereye kıvrılacağını anlayabilir misiniz?

Akmakta olan bir nehir yatağının nereye kıvrılacağını etkileyen pek çok neden var bunlardan bazıları rüzgar, sıcaklık, doğanın şekli ve toprağın yapısı. Bunu yer çekimi kanunuyla ya da  ve matemetikle hesaplayamıyoruz.

Doğadaki her şey karmaşıklığın içinde gizli bir düzene sahip. Düzensizmiş gibi görünen bir ağacı incelediğimizde üzerindeki çıkıntının, kıvrımın, şeklin, dokunun sürekli kendini tekrar ettiğini görüyoruz.  Bunun sebebi aslında karmaşık gibi görünen varlıkların temelde simetrik ve düzenli olması.

İNSAN BEYNİ TIPKI DOĞA GİBİ KARMAŞIKTIR

İnsan beyni tıpkı doğadaki varlıklar gibi kendi karmaşıklığının içinde bir düzene sahiptir. Beynimiz hep bir örüntü peşindedir. Herhangi bir örüntü yakaladığında onu hemen bir başka milyonlarca örüntüyle bağlayıp algı dediğimiz şeyi oluşturur.

İnsan beyni 0-6 yaşlar arasında oluşur. Beyin gelişimi anne karnında başlar, altı yaşına kadar ana hatlarıyla oturmuş olur. Bebek dünyaya geldiğinde beş duyu organıyla dünyayı algılamaya başlar. Görme, işitme, tad alma, dokunma ve koklama. Görme ile ilgili deneyimleri arttıkça görsel hafızası oluşur, işitme ile ilgili deneyimleri arttıkça işitsel hafızası oluşur. Bunu beş duyu organıyla yapar. Örneğin bebeğin ilk tanıdığı kişiler anne, baba, kardeşken zamanla diğer aile bireylerini de tanımaya ve onlara tepki vermeye başlar, ya da ilk tanıdığı ses annenin sesi iken zamanla babanın sesine de tepki vermeye başlar. Bu süreçte bebek ne kadar çok uyarana maruz kalırsa beyin gelişimi o kadar hızlı olur. İnsan beyni tekrarla öğrenir.

Çocuk altı yaşına geldiğinde beynindeki yolaklar da ana hatlarıyla belirlenmiş olur. Süreçte yaşadığı duygular, beynindeki bağlantılar, nöronal yolaklar ömür boyu kullanacağı yolakların taslağını oluşturur. Çocuk artık nasıl seveceğini, nasıl konuşacağını, nasıl davranacağını, nasıl öfkeleneceğini, nasıl mutlu olacağını, nasıl mutsuz olacağını öğrenmiştir artık.

KADER Mİ? ÇOCUKLUK ANILARI MI?

Kültürümüze ve kendimize oturmuş olan kader, tesadüf,  zorunluluk, rastgelelik, şans gibi kavramlar var. Kaos teorisiyle bunu düşündüğümüzde durum pek de kader ya da şans gibi görünmüyor. Düzensiz ve kader gibi görünen pek çok şeyin arkasında gizli bir düzen var. Çocuklukta yaşadığımız anılar bugün nasıl davranacağımızı, hayatımızın hangi yöne evrileceğini, nasıl biriyle evleneceğimizi, ne tarz bir hayatımızın olacağını belirliyor.

TEKRARLAMA ZORLANTISI

Beynimiz çocukluk döneminde yaşadığı olumsuz tecrübeleri de sürekli tekrar etme ihtiyacı hisseder. Aslında kader gibi görülen yaşantılar beynin geçmişte yaşadığı ve halledemediği travmatik tecrübeleri tekrar yaşayarak halletmeye çalışmasından ibarettir. Çocukluğu boyunca sürekli kötü çocuk muamelesi görmüş biri yetişkin olduğunda insanları, ona kötü çocuk muamelesi yapması için teşvik eder. Çocukluğunda başarılarıyla varolan sevilen biri yetişkin olduğunda başarılı ve başarısıyla sevilen biri olur. Çocukluğunda utangaç olan biri kendisini mahçup edecek şekilde davranır, alaycı kişilerle arkadaşlık eder. Çocukluğunda ebeveynini kaybeden kişiler yetişkinlik dönemlerinde sevgili, eş ve partner ilişkilerinde zorluk yaşar diğerinin onu terk etmesi için uğraşır.

İNSAN DOĞANIN BİR PARÇASIDIR

Doğanın her köşesinde gizlenmiş olan milyonlarca döngü var. İnsan vücudu da doğanın bir parçası. Nehir yataklarının kıvrımları insan vücudundaki damarların kıvrımları gibi, doğadaki saçaklanmalar, dairesel hareketler, çıkıntılar da öyle. İnsan bedeni doğaya uyumlu bütünün bir parçası, doğanın bir parçası.

Kalple ilgili yapılan EEG çalışmalarında ilginç bir bulguya rastlanıyor. Kalp ritim seviyesi hiçbir zaman diğeriyle aynı değil. Kalp bu sayede değişen koşullara uyum sağlayabiliyor. Kalp kaotik çalışması sayesinde bir çok şeye dayanabiliyor. Heyecanlanma, üzülme ve korku, bu duyguların her biri kalp ritminde bir takım değişikliklerin oluşmasına sebep oluyor. Kalbin kaotik çalışması esnekliğini artırıyor.

BEYNİMİZ DE KALBİMİZ GİBİ ESNEK

Kalbin kaotik çalışmasının altında yatan en önemli sebep esneklik. Bu esneklik bizim hayatta kalmamızı sağlıyor. İnsan beyni de tıpkı kalp gibi esnek. Beynimizin en önemli görevi bizim hayatta kalmamızı sağlamak. Yapılan nörobiyolojik araştırmalar gösteriyor ki beyin kaotik, karmaşık ve düzensiz. Hafıza kayıtları, anılar, duygular, karar verme, fiziksel ihtiyaçlar, bedeni hareket ettirme gibi milyonlarca işlevi var. Bu kayıtların bulunduğu bölgeler bilinse de henüz beynin tam olarak nasıl çalıştığını bilmiyoruz.

Beyindeki temel ilke; kayıtlar hiçbir zaman tek bir bölgede  saklanmıyor. Bu şu demek beyin bu sayede kendisini herhangi bir soruna karşı korumaya alıyor. Hafıza kayıtları pek çok yerde pek çok bölgeye depolanır. Dolayısıyla terapide kısa sürede bir değişim olmuyor beynin yeni öğrendiği bilgiyi sürekli tekrar tekrar tecrübe edip işlemlemesi gerekiyor. Terapist danışan arasında kurulan ilişkinin defalarcakere tecrübe edilmesi gerekiyor.

TERAPİDE NE OLUR? PSİKOTERAPİ NEDİR?

Beynin esnekliğinin bize en büyük katkısı şu; sürekli tekrar eden döngüyü fark edersek yeni bir döngü oluşturmak mümkün.  İnsan beynini değiştiren, yeni bir döngü oluşturmamızı sağlayan şey ise sağlıklı bir insanla kurduğumuz sağlıklı bir ilişki. İnsan dünyaya geldiğinde nasıl konuşacağını, nasıl yürüyeceğini, nasıl seveceğini, nasıl güvende hissedeceğini,  anne ve babasından öğrenir. Kişi yetişkin olduğunda çocuklukta yaşadığı sorunlar, ruhsal sıkıntı, iç bunaltısı, depresyon, panik atak, obsesyon, kişilik bozukluğu, kaygı, anksiyete, ilişki problemleri olarak karşısına çıkar. Sağlıklı bir ilişki ve bağ kurmak, kişiyi iyileştirir. Terapide danışan terapistiyle sağlıklı bir ilişki kurar. Kurduğu sağlıklı ilişki yetişkin kimliğinin altındaki sıkıntılı çocuğun döngüsünü değiştirir. Danışanın tekrarlama zorlantısı zamanla azalır ve geçer. Danışan kurduğu yeni ilişkiyle yeni yolakları tecrübe eder.

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım