Kötü Duygu Atma

Bir arkadaşınız, anneniz, dostunuz ya da sevgiliniz sizinle bir sorununu paylaştığında kötü hissettirmeye başlıyor ve o anlattıkça kötü hissetmeniz giderek artıyorsa karşınızdaki kişi size kötü duygu atıyor olabilir.
Psikolojide yansıtmalı özdeşim diye bir savunma mekanizması var. Bunun anlamı yani Türkçe meali kötü duygu atmadır. Bu savunma mekanizması kişinin içinde yaşadığı kötü duygulari(çaresizlik, öfke, yalnızlık, değersizlik, yetersizlik, korku, endişe, suçluluk vs) digerine hissettirerek rahatlamasını sağlar.
Sizinle yaşadığı problemi paylaşan kişinin size kötü duygu atmak için mi bunları anlattığını yoksa gerçekten bir çözüm mü bulmak istediğini şu şekilde anlarsınız.
-Karşınızdaki kişi problemimi anlatıyor fakat sizin ona sundugunuz çözüm önerilerini dinlemiyorsa, aynı şeyi tekrar tekrar anlatmaya devam ediyorsa.
-Sürekli -ama diyerek sözünüzü kesiyorsa, sizin konuşmanızı duymuyorsa.
-Siz konusmaya başladığınızda sizi merakla değil de sussun da ben konuşayım diye dinliyorsa, sıra bekliyorsa.
-Kendinizi uzun uzun ona bir şeyler anlatırken buluyorsanız.
-Kendinizi az önce karşınızdaki kişinin anlattığı kötü duyguları hissederken buluyorsanız.
-Konuşma bittikten sonra bile sık sık size problemini anlatan kişi aklınıza geliyorsa.

Aslında arkadaşınız, anneniz ya da sevgiliniz size kötü duygu atıyor demektir.

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

İşsizlik Depresyonu

İşsizlik Psikolojisi

Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

İşsizlik Depresyonu

Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur; belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı elştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta varolma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

İşsizlik Erkekleri Kadınlardan Daha Fazla Etkiliyor

Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde varolma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının varolma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da başgösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekli ği, baş a ğrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

Çözüm Önerileri

Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder.  Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.

Vücudun Sana Hatırlatıyor Beni Hisset

Vücudumuz bizim evimiz. Ruhumuzda olup bitenlerin en önemli habercisi. Acıktığımızda, susadığımızda ya da üşüdüğümüzde nasıl ki vücudumuz bize mesaj veriyorsa içerde yanlış giden bir şeyler olduğunu, kendimizi doyurmamız gerektiğini, ısınmamız gerektiğini, su içmemiz gerektigini söylüyorsa ruhsal olarak sıkıntı yaşadığımızda da haber veriyor. Bende bir şeyler ters gidiyor bunun çaresini bul diyor size. Huzursuzum, umutsuzum, korkuyorum, endiseliyim ihtiyacımı gider, benimle temas kur, bana kulak ver diyor.

Bedensel Hastalıkların Altında Ruhsal Promlemler var
Bedensel sıkıntıların altında yatan en önemli neden kendi vücudunuzla ve ruhunuzla temas kurmamak.
Kanserden gribe kadar çok geniş bir yelpazeye uzanıyor bu temassızlık. Peki temas kurmak ne demek
🍃İçerde ve dışarda olan biteni hissetmek demek.
🍃İç organlarının hareketlerini hissetmek demek.
🍃Dışarda olup bitenle temas kurmak demek.

Duygularla Temas Kurmak
Üzüldüğünüzde omzunuzun çöküşünü, korktuğunuzda kalbinizin atışını, incindiginizde içinizin daraldığını hissederseniz keyiflendiginizde genişleyen kalbinizi, mutlu olduğunuzda sesinzin tınısını, coşku duyduğunuzda hafiflediginizi de hissedersiniz.

Duygular çok yönlüdür. Kötüyü hissetmeyi reddettiginiz sürece iyi hissetmeyi de fark etmeden reddetmiş olursunuz.
Kötü duyguları bastırmaya çalışırsanız bedensel hastalıklara da kapı aralamış olursunuz.
Duygular orda, evinizde, bedeninizde.

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Sağlıklı Beslenme Takıntısı(Ortoreksiya Nervosa)

Sağlıklı beslenmek, sağlıklı ve zinde bir vücuda sahip olmak yaşam için herkesin hemfikir olduğu bir konu fakat sağlıklı beslenmeyi takıntı haline getirmek yaşamı zorlaştıran, sosyal ilişkileri bozan hatta süreçte sağlığı bozan bir hal alıyor.

Sağlıklı beslenme takıntısı; kişinin organik olmayan gıdaları tüketmemesi, marketten alışveriş yaparken gıdaların içeriğiyle aşırı derecece ilgilenmesi, dışardan yemek yiyememesi, sürekli zihninin yiyeceklerle meşgul olmasını kapsayan ruhsal bir hastalıktır. Bu takıntıya sahip olan kişiler yiyecekleri çiğ tüketmek ister. Yedikleri yiyeceklerin pişirildiği kapla aşırı ilgilenir. Yiyeceğin kalitesi bu takıntıda en önemli etkendir.

Organik Gıda Bir Pazarlama Stratejisi
Ensdüstrileşmeyle birlikte paketli gıda sayısı sürekli artıyor. Örneğin şekerin içine kakao, süt, fındık gibi bir kaç ürün koyup paketlediginizde bir kilo şekerin fiyatına eşdeğer oluyor. Hal böyle olunca paketleyip satmak üretici açısından daha karlı. Süreçte paketli gıdalar git gide artıyor artmaya da devam edecek.

Organik besinler de günümüzde yeni bir tüketim stratejisi. Üretici paketleyerek daha pahalıya sattığı ürünleri, şimdi de organik hâliyle daha yüksek bir maliyete satma peşinde. Dolayısıyla sağlıklı beslenme takıntısı maddi durumu iyi olan kişilerde daha sık raslanan bir takıntı.

Sağlıklı Beslenme Takıntısının Sebebi Ölüm Korkusudur
Yiyeceklerin kalitesiyle aşırı ilgilenen bu kişilerin temel duygusu ölüm korkusudur. Bu kişiler normalde de hayatlarının belirli dönemlerinde belirli bazı konulara takıntı yapan kişilerdir.
Yani zaten takıntılı olan kişilerde takıntı yer değiştirir. Daha önce temizlik takıntısı olan bir kişi paketli gıdaların çok zararlı olduğunu öğrendiğinde yiyeceklerle aşırı ilgilenmeye başlayabilir.

Takıntı hastalığının en önemli sebebi çocukluk döneminde kişinin takıntılı bir bakıcısının olmasıdır. Bu kişi anne, teyze ya da çocuğa bakım veren bir yetişkin olabilir.
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Anneme Annelik Yapmaktan Çocuğuma Annelik Yapamıyorum

Annesine annelik yapan yetişkinler çocuklarına annelik yapamıyor. Çünkü sistem tersine işlemiyor. Çocuğuna annelik yapmak içgüdüsel bir davranışken anneye annelik yapmak annenin yetersizliğinden, sevme yetisinin düşüklüğünden, güçsüzlüğünden kaynaklanan zorunlu bir davranış. Dolayısıyla anneye annelik yapmak ekstra bir çaba, güç ve emek istiyor. Yetişkin anne bu gücü ve emeği kendi annesine harcadığında, çocuğuna içinde varolan sevgiyi ve ilgiyi gösteremiyor.

Çocukluğunu Yaşayamamış Yetişkinler
Küçük yaşlardan itibaren büyük sorumluluklar üstlenen çocuklar, çocukluklarını yaşayamadan yetişkin bireyler oluyor. Örneğin; -Kızım sağolsun hep evi düzenli tutar, odasını toplar ses çıkarmadan oynar, – Geceleri korkuyorum hep küçük kızımla uyuyorum, onun varlığı bana güven veriyor, -Kızım çocukluğundan beri böyle ailede herkes onun sözünü dinler, babası bile bir tek onu dinler, saatlerce konuşur babasıyla, -Babana konuştuklarımızı anlatmak yok, bu aramızda bir sır, benim nereye gittiğimi baban asla bilmemeli… Bu cümleler küçük yaştaki bir çocuğa yaşının üzerinde sorumluluk yükler. Çocuk annesine annelik yaptığında çocukluğundan vazgeçer. İçtenliği, yaratıcılığı, eğlencesi, çocuksu coşkusu kaybolur.

Çocukluğunuzu Bugün Yaşayın
Çocuklugunuzu yaşayamadığınızı düşünüyorsanız bugün çocuksu şeyler yapın. Içinizdeki hevesle tanışın. Parkta sallanabilirsiniz, kışın dondurma yiyebilirsiniz, çamurlu sularda zıplayabilirsiniz, bebeklerle oynayabilirsiniz. Kendinizle tekrar tanışmış olursunuz, içinizdeki hevesli çocukla.
Sevgiler
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (Tssb) ve Tedavisi

Travma sonrası stres bozukluğu ile çocukluk döneminde yaşanan travmatik yaşantılar birbirinden ayrılır. Yetişkinlikte yaşanan travmatik olaylar kimliği kemirirken çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar kimliği bozar, kimlikte kalıcı hasara neden olur. Bu yazıda yetişkinlikte yaşanan travma sonrası stres bozukluğundan bahsedeceğim.

Travmatik yaşantı deprem, sel, tecavüz, cinsel taciz, trafik kazası ve yangın gibi kişinin normal giden hayatını sekteye uğratan kendisine, dışardaki insanlara, dünyaya olan güvenini sarsan olaylara denir. Travma sonrası stres bozukluğu ise kişinin yaşadığı bu olaylara verdiği normal, insani tepkilerdir. Kişinin bu olayları bizzat kendisinin deneyimlemesinin yanında bu travmatik yaşantıyı izlemesi ya travmaya tanık olması da travma sonrası stres bozukluğuna neden olur.

Travma sonrası stres bozukluğunun üç belirtisi vardır;

-Aşırı uyarılma

-Müdahale

-Büzülme

Travmaya maruz kalan kişi başlangıçta her hangi bir tehlikeye karşı tetikte ve gardını almış olarak bekler. Her an travmatik olayı tekrar yaşayacakmış gibi tedirgin olur. Müdahaleci semptom dediğimiz bu semptomlar olayı takip eden birkaç haftada ortaya çıkar. Bu semptomlar üç ile altı ay arasında hafifler ve zamanla etkisini kaybeder. Müdahaleci semptomlar azalırken uyuşukluk ve büzülmeci semptomlar onun yerini almaya başlar. Travmatize insanlar artık korkmuyor gibi görünebilir, önceki hayatına devam ediyor gibi görünebilir. Fakat rutin hayatına döndüğünde olaylara verdiği anlam gerçekçi değildir. Sık sık kendisini dışardan izliyormuş hissine kapılır,kendine yabancılaşma , uyuşukluk, kopma, gerçeklikle bağlantının azalması, travmayı takip eden süreçte 6. Aydan sonra olur. Travmatize kişinin içi cansızlaşmış gibidir.  Travmanın açtığı duygusal yara ise uzun süre kalır yani travmaya uğrayan kişiler ruhsal olarak sakat kalır.

Aşırı uyarılma; ,Travma sonrası stres bozukluğunda özelikle ilk bir kaç haftalık dönemlerinde karşılaştığımız bir durumdur. Kişide sürekli bir tehlike beklentisi olur. Sık sık irkilme, basit uyaranlara yüksek tepkiler verme, hızlı öfkelenme ve panik davranışları, insanlara tahammülün azalması, travmatik yaşantının herhangi bir hatılatıcısına yüksek tepkiler verme şeklinde görülür. Örneğin deprem sonrası kişinin depremi hatırlatan bir konuşmaya ani ve yüksek tepkiler vermesi, sinir krizi geçirmesi gibi.

Müdahale; Tehlikenin geçmesinden uzun bir süre sonra bile travmatize insanlar olayı şimdiki zamanda sürekli tekerrür ediyormuş gibi yeniden yaşarlar. Hayatlarının normal seyrini devam ettiremezler zira travma normal yaşantıyı tekrar tekrar kesintiye uğratır. Zaman travma anında durmuş gibidir. Travmatik an anormal bir hafıza biçiminde kodlanmıştır. Rüyalarda ve gündelik hayatta zihne sürekli travmatik an ile ilgili görüntüler gelir. Gündelik hayatta yaşadığımız olaylar hatıralar zamanla bulanıklaşır, eklemeler olur, değişir. Travmatik hatıralarda ise durum farklıdır. Travmatik anı kişinin zihnine geldiğinde çok canlıdır ve değişmez. Kişi yaşadığı travmatik anıdan bahsederken aynı kelimeleri, aynı jest ve mimikleri kalıp cümleler halinde tekrarlar. Travmatik anının görüntüleri zihne kare kare parçalara ayrılmış bir şekilde gelir. Bu görüntüler zihne her geldiğinde kişinin hissettiği acı, bedensel duyum travma anında yaşadığıyla aynıdır.

Büzülme; Travma sonrası stres bozukluğunun en son evresi büzülmedir. Travmatize olmuş kişi diğer iki aşamadan sonra bu evreye geçer. Bu evre ömür boyu sürebildiği gibi psikoterapi desteğiyle geçebilir de. Bu evrede kişide travmadan sonra yaşadığı yüksek tepiler gözlenmediği için kişinin iyileştiği, travmanın etkisinin geçtiğine dair bir yanılsama olur. Bu evrenin en önemli özelliği kişinin dış dünyadan yavaş yavaş uzaklaşması, yalnızlaşması, rutin hayatını dar bir çerçeve içinde geçirmeye başlamasıdır.

TRAMAYA VÜCUDUN VERDİĞİ TEPKİ ZİHİNDE KALICI HASARA NEDEN OLUR

Travmanın zihinde bu denli kalıcı hasara sebep olması merkezi sinir sistemindeki değişikliğe dayanır. Yüksek bir seviyede adrenalin ve diğer stres hormonları dolaşıma verildiğinde hafızaya derin izler kazınır. Yüksek sempatik sinir sistemi uyarılması durumunda hafızanın dilsel kodlamasnın inaktive olduğu ve merkezi sinir sisteminin hayatın başında hakim olan hafızanın duyusal ve resimsel biçimlerine geri döndüğü gözlemlenir.

Yani travmatik anıda stresin etkisiyle vücutta adrenalin salgılanmaya başlar. Adrenalin heyecanlandığımızda, korktuğumuzda salgılanan bir hormondur. Vücutta adrenalin salgısı arttığında ve stres uzadığında beynin mantıklı olan tarafı kitlenir. Bu da yaşanan anının bebeklerdeki gibi bedene kaydedilmesine sebep olur. Bedende hissedilen acıya zihinde kare kare resimler eşlik eder.

Travmatik hatıralar diğer hatıralara benzemez, travmatik rüyalar da diğer rüyalara benzemez. Travmatik rüyalar çoğu zaman travmatik anının tıpatıp aynısı şeklinde fragmanlara benzer. Normalde bizim zihnimiz rüya görürken rüyadaki sembolleri kapatır, fluleştirir, değiştirir. Travmatik anıdaki rüyalarda bu tip işlemlerin hiç birisi kullanılmaz. Travmatik anının aynısını görürüz. Bu rüyalar esnasında küçük, önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı olur. Örneğin bir çiçek, bir vazo, bir kalem bu eşyalar kişinin rüyasında korkutucu imgeler olara karşımıza çıkar.

TRAVMADAN SONRA UZUN YILLAR GEÇSE BİLE KALICI OLAN DUYGULAR

Travma kişinin temel güven duygusunu bozar. Temel güven duygusu çocuğun ilk ilişki kurduğu kişiyle yani annesiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Çocuk anneyle kurduğu ilişkide dünyaya güvenmeyi, insana güvenmeyi öğrenir. Dolayısıyla travmaya uğrayan kişilerin insanlarla ilişkileri bozulur, dünyanın güvenilir bir yer olduğuna dair gelişen temel güven duygusu bozulur. Kişinin aile, arkadaşlık, dostluk, sevgililik bağlarını bozulur. İnanç sistemi bozulur. Kişinin dine ya da tanrıya olan inancı zedelenir. Travma durumunda örneğin tecavüze uğrarken kişi tanrıdan yardım ister, annesini onun kurtarmasını bekler, Çağrısına kulak verilmediği düşünen kişi ise yalnız ve korumasız hisseder. Ondan sonra kişide yabancılaşma ve kopma duygusu oluşur. Travma sonrası kişilerde oluşan üç temel duygu vardır utanç, suçluluk, kendinden ve diğerlernden şüphelenme.

Travmaya seyirci kalan kişilerde de benzer bir durum ortaya çıkar. Örneğin savaşta arkadaşları gözünün önünde ölen kişiler utanç ve suçluluk duygusu yaşar. Kurtarabileceklerini düşündükleri herhangi birisinin tecavüzüne seyirci kalan kişiler, yangında ailesinin yokoluşunu izleyenler, depremde binanın yıkılışını izleyenler, trafik kazasında yakınlarını kaybadenler. Bu kişilerin hepsinde çok yoğun utanç ve suçluluk duyguları olur. Diğerinin hayatını korumak için kendi hayatlarını riske atmadıklarını düşünürler.

Travma sonrası stres bozukluğunun etkisi, süresi ve şiddeti kişinin kimliğine ve kişiliğine göre değişim gösterir. Çocukluk döneminde temel güven duygusu oluşmuş, iyimser bir anne tarafından yetiştirilmiş, mutlu çocukluk anıları fazla olan kişiler travmadan en az etkilenen kişilerdir. Sosyal uyumu bozuk olan, insan ilişkileri kötü olan, mutsuz bir çocukluk geçiren kişilerin travmadan etkilenme oranı ise çok yüksektir. Yani duygusal esneklik ve ilişki kurma yetisi travmadan etkilenme oranını da azaltır. Travma sonrası stres bozukluğunu etkileyen bir diğer unsur da kişinin travma anındaki davranışıdır. Örneğin tecavüze uğrayan kişi çaresizce donup almak yerine direndiyse ya da mücadele ettiyse travmadan etilenme oranı mücadele etmeyen kişiye göre daha az olur. Bu kişiler kendilerine karşı daha az suçlayıcı ve cezalandırıcı olur.

İYİLEŞME

Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin temel duygusu güçsüzlük ve başkalarıyla bağlarının kopmasıdır. İyileşme de tam olarak bunu kapsar.

İyileşmenin ilk aşaması danışana güvenli bir alan sunmaktır. Travmaya maruz kalan kişinin terapistle kurduğu güvenli ilişki dışarıdaki ilişkileri için referans noktasıdır. Tıpkı bir pergelin sayfanın bir kısmına sabitlenmesi gibi, güvenli bir alan sunmak.Pergelin açısını değiştirmek, daha geniş bir yuvarlak çizmek danışanın kontrolündedir. İyileşmenin ikinci aşaması ise hatırlama ve yastır. Kişi yaşadığı travmatik yaşantıya her temas edişinde canı yanar. Travmatik anılar konuşuldukça duygusu boşalır, kişinin bu anılarla temas etmesi, canının yanması iyileştirici bir evdedir. Bir süre sonra yaşanan travmatik olay beyinde diğer anılarla senkronize olur. Hatta çoğu zaman travmatik anının duygusu boşaldıktan sonra bu anılar kişinin hayatındaki en önemli olay olmaktan çıkar. Diğer anılardan biri olur. En son aşama ise yeniden bağ kurmadır. Terapistle kurulan güvenli ilişki bir bağlanma oluşturur. Bu bağlanma kişinin travmada yara almış, bozulmuş olan bağlanma duygusunu tamir eder. Danışan sağlıklı bir bağlanma gerçekleştirdikten sonra terapi süreci sonlanır. Bu süreç travmanın şiddetine ve zamanına, travmatize olmuş kişinin çocukluk yaşantısına göre değişiklik gösterir. Travma sonrası stres bozukluğunda emdr ve eft tekniği uygulanır

Travma ve İyileşme

TRAVMA VE İYİLEŞME

Psikolojik travmayı ikiye ayırabiliriz. Biri doğal yollarla gelen travmalar ; deprem, sel, hortum bunlara örnek olabilir diğeri ise ‘insan eliyle’olan travmalar.  İnsan eliyle olan travmaların kişiye verdiği ruhsal hasar doğal yollarla gelen travmalar daha fazladır.

Olaylar ‘Tanrı’nın işi’olduğunda kurbana sempati duymaya hazır oluruz, fakat travmatik olay insan yapısı olduğunda tanık olanların kurban ve fail arasında taraf tutması gerekir.

Failin tarafını tutmak çok caziptir. Her fail seyircinin hiçbir şey yapmamasını bekler. Kurban ise aksine seyirciden acının yükünü paylaşmasını bekler. ‘savaş ve kurbanlar toplumun unutmak istediği şeylerdir. Acılı ve nahoş olan her şeyin üstüne bir unutuş örtüsü çekilir.

Travma ve iyileşme kitabı zalim ve kurban arasındaki farkları bahsederek başlıyor. Zalim seyirciden hiçbir şey yapmamasını hatta olan biteni unutmasını talep ederken kurban bir eylem bekler. Kurban unutulmamayı, korunulmayı, anlattıklarına inanılmasını, güvenilmeyi talep eder.

Fail suçunun sorumluluğundan kaçmak amacıyla unutmayı teşvik etmek amacıyla elinden gelen her şeyi yapar. Gizlilik ve sessizlik failin ilk savunma hattıdır. Şayet gizlilik başarılamazsa kurbanın inanırlığına saldırır. Her vahşetten sonra aynı bilinen itirazları bekleyebilirsiniz. Asla olmamıştır, kurban yalan söylemektedir, kurban abartmaktadır, kurban buna kendi sebep olmuştur, ne olursa olsun zaman geçmişi unutmanın yola devam etmenin zamanıdır.

Zalim ve mağdur ilişkisinde zalim güçlü, mağdur güçsüzdür. Zalimin anlattıkları etrafında dinleyenlerin inanmak istedikleridir. Mağdurun anlattıklarıysa kimsenin duymak, inanmak istemediği şeylerdir. Peki bu döngü yani zalim ve mağdur döngüsü nasıl ortaya çıkar? Kişi neden bir başkasına ruhsal, fiziksel ya da cinsel anlamda zarar verir? Bu sorunların cevabı kişinin çocukluk yaşantısında yatar. Çocukluk döneminde travmaya uğramayan ya da travmayı izlemeyen kişi ne zalim olur ne de kurban.

Çocukluk döneminde travma yaşayan kişinin kimliği dörde bölünür, kişi bu kimlikklerden birini bazen de bir kaçını ilerde kullanmak üzere bir köşede dondurur. Bunlar;

-Eziyet eden, zalim

-Eziyete uğrayan, mağdur

-Seyreden

-Kurtarıcı

Çocukluk döneminde travmaya uğrayan kişiler bu dört kimlikle hayatlarına devam eder. Örneğin çocukluk döneminde tacize uğrayan kişi yetişkin olduğunda taciz eden olabilir bunun sebebi zalimle özdeşim kurmasıdır. Kendisini onun yerine koyup taciz ettiği kişiyi de kendi yapar. Kendisine yapılan tacizin aynısını karşısındaki kişiye yapar. Bunun  nedeni tacize uğrayan kişinin çaresizliğini görmektir. Kendisi de çaresizdi bunu tekrar takrar yaşamak ister. Ya da çocukken annesi şiddete uğrayan kişi şiddete uğrayan kadınları koruma derneği adı altında bir dernek kurabilir. Şiddete uğrayan kişilere barınacak ev, sıcak yemek ve mahkeme desteği sağlayabilir. Bu kişinin koruduğu kişiler annesidir. Şiddete uğramış olan annesini korur kurtarıcı olur.

Mağduriyet gibi görünen pek çok şey böyle baktığımızda kişinin çocukluk döneminde yaşadığı travmatik anıları çözmek için kullandığı bir yol aslında. Kişi çocukluğunda istismara uğramışsa yetişkinlik döneminde de istismara uğramaya açıktır. Eziyet gören kişi eziyet edilmeye açıktır, şiddete uğrayan ya da şiddeti izleyen kişi şiddete uğramaya açıktır. Bütün bunların tek bir nedeni vardır ’tekrarlama zorlantısı’. Bizim beynimiz çocuklukta yaşanan travmatik anıları tekrar tekrar yaşamak ister, o travmatik anıyı çözümlemek için. Her defasında aynı şekilde davrandığı için her defasında çocuklukta yaşadığı travmanın benzerini yaşar. Yani travma bir türlü çözümlenmez, beyin de tekrar etmekten bir türlü vazgeçmez.

Travma ve iyileşme kitabı bu dört döngünün etrafında dönüyor. Çocuklukta yaşanılan travmalar, yetişkinlikte yaşanılan travmalar ve iyileşme ile son buluyor. Psikolojiyle ilgilenen, travma yaşayan, travmatik tecrübelerini anlamak isteyen herkese tavsiye ederim.

Not: Koyu yazılan kısımlar kitaptan alıntıdır.

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Yeni Yıl Değişmek Mümkün

Yeni yıl geçen bir yılın muhasebesi tutmak ve gelecek olan yılda kendimizde, çevremizde memnun olmadığımız şeyleri değiştirmek için iyi bir fırsat.

Değişim Bizi Neden Korkutur?
Bildiğimiz cehennemi bilmedigimiz cennete tercih ederiz. Beyin hep aynı yolakları kullanmak ister, bildiği şeyleri yemek, bildiği yollardan gitmek, bildiği insanlarla görüşmek. Yeni bir davranış beyni otomatik pilottan çıkarır. Bu sebepten yeni olan her şey bizde kaygı yaratır.

Beyin Bildiği İlişki Tarzını Seçer
Sigara almaya giden kişi ısrarla sigara satmayan yere gider oradan sigara almaya çalışır. Aile dinamikleri de böyledir, çocukluktan getirdiğimiz çözümleyemediniz ilişki modelleri böyledir. Kişi sevilmek istiyorum der. Israrla sevgi veremeyen birinden sevgi ister. Çözümlenmemiş aile dinamiğidir bu. Sevgi verme yetisi düşük olan anneyle büyümüş bir çocuk sevgi veremeyen eş ya da partner seçer. Başka kadınlar ya da erkekler vardır ama kişiye o cazip gelir, anneden alamadığını sevgiliden almak ister.

İrade Zorladıkça Güçlenir
Nasıl ki kaslarımız çalıştıkça güçleniyor ön beyin devreleri de öyle, iradeyi ZORLADIKÇA güçleniyor. Günlük hayatınızda yaptığınız her değişiklik bir duygu yaratır, bu duyguya dayanırsanız beyninizde yeni nöronal bağlantılar oluşur. Bu da iradeyi, karar verme yetisini geliştirir.

Değişim Mümkün
Her değişiklik ruhsal sıkıntıyı beraberinde getirir. Canınızın yanmasına izin verirseniz degişmek mümkün.
Sevgilerimle
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Aidiyet Duygusu

Aidiyet duygusu; kişinin kendisini diğerine güvenli bir şekilde bırakabilmesidir… Kişinin kendisini emniyette hissetmesidir.Aidiyeti bozan duygular ise; Şüphecilik, aşağılanma korkusu, elestirilme korkusu, reddedilme korkusu, zarar görme korkusudur.

Birey Olmadan Ait Olunmaz
Aidiyet duygusu kişinin ruhsal olarak özgür hissetmesini sağlar. Sağlıklı bir ilişkide kişi diğerine bağladıkça ona daha az ihtiyaç duyar.
Sağlıklı kaynak, sağlıklı sevgili, sağlıklı eş, saglıklı partner kisiyi kendisine muhtaç etmeyen demektir. Kişi birey olduğunda, kendi kendine varolabildiginde diğerine ait olmanın hazzını yaşayabilir. Kendi başına yarım olan diğeriyle tam o-la-maz.

Bağlanma Probleminin En Önemli Sebebi Değersizliktir
Değersizlik duygusu yaratan şey ise yönetme, yönlendirme, diğerini kontrol etme, aşağılama ve eleştirmedir.
Bağlanma ve aidiyet duysusunun temeli çocukluğa dayanır. Çocuğun davranışlarını ve duygularını sürekli kontrol etmeye çalışmak çocukta bağlanma bozukluğuna sebep olur. Çocuğun davranışlarını ve duygularını sürekli eleştirmek aidiyet duygusunu bozar.
– Niye öyle gülüyorsun? Gülünecek ne var bunda…
– Koşma, konuşma, ağlama…
Çocuğun hem davranışını hem duygusunu kontrol etmeye çalışmak çocuğun aileyle bağ kurmasını engeller. Çocuk yetişkin olduğunda yakın ilişki kuramaz. Sevgili, eş, partner iliskilerinde diğeriyle bağ kurup kendini bırakamaz. Kontrol edilecegini, eleştirileğini ve aşağılanacagını düşünür.

Kıskançlık
Partnerler arasındaki kıskançlığın en önemli sebebi güvensizliktir. Güvensizliğin sebebi ise bağlanma bozukluğudur. Parntnerler iliskide kendilerini bırakamadıklarinda kıskançlık yaşarlar.
Kıskançlığın ikinci sebebi ise diğerini malı gibi görmektir. Diğerini malın gibi gördüğünde onu kaybetmek istemezsin, eşyasını kimse kaybetmek istemez. Ama onun duygularıyla da ilgilenmezsin.
Sevgilerimle
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Romantik İlişkilerde Bağlanma Sorunu

Bağlanmanın temelinde güven duygusu yatar. Güvendiğin kişiye bağlanırsın, bağlandığın kişinin yanında kendini bırakırsın.
Partner ilişkisinde bağlanma sorunu yaşayan kişiler çocukluk döneminde bağ kurmayı öğrenememiş kişilerdir.

Başkalarının Duygularına Bağımlılık
Partner ilişkisindeki bağlanma sorununun en önemli sebebi kişinin çocukluk yıllarında kendi duygularını üretmesine izin verilmemiş olmasıdır. Çocuk kendi duygularını üretemediginden sürekli bu duyguları dışardan birinden transfer etmesi gerekir. Böylece kisi yetişkin olduğunda çocukluğunda gideremedigi duygusal açlığı partnerinden talep eder.

Sevilmeyen Kişi Sevgi, Korunmayan Kişi Korunulma Talep Eder
Çocuklukta eksik kalan duygu neyse kişi partnerinden onu talep eder. Ailede az sevilen çocuk, çok seven bir partner isterken, baba figürü olmayan çocuk onu koruyacak güçlü partner talep eder.

Bağlanmamak Güçlü Hissettirir
Bağlanma bozukluğunun diğer sebebi ise duyarsızlıktır. Çocukken duyguları görmezden gelinmiş, ihtiyaçları karşılanmamış, ağlar ağlar susar ne yapayım denmiş olan çocuklar diğerinden bir şey talep ettiklerinde karşılanmadığını öğrenirler. Çocuk sarılmak ister anne işim var sonra der, çocuk öpmek ister anne sevmem ben öpülmeyi der. Buna defalarca kez maruz kalan çocuk duygusal ihtiyaçlarını çok derinlere gömer. Kimseye göstermez. Duyarsız ebeveynlerle büyütülmüş kişilerde diğerine duygusal olarak ihtiyaç duymamak güçlülük duygusu yaratır. Ne kadar az ihtiyaç duyarsa o kadar güçlü hisseder. Eşim olmasa da olur der kadın mesela. Bu duygusal anlamda bir güçlü olma hali değildir. Kendi kendine yetme, kendi yağında kavrulma halidir. Dolayısıyla yakınlığın verdiği keyiften mahrum kalır bağlanamayan kişiler.
Sevgilerimle
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım