İşsizlik Depresyonu

İşsizlik Psikolojisi

Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

İşsizlik Depresyonu

Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur; belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı elştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta varolma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

İşsizlik Erkekleri Kadınlardan Daha Fazla Etkiliyor

Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde varolma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının varolma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da başgösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekli ği, baş a ğrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

Çözüm Önerileri

Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder.  Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (Tssb) ve Tedavisi

Travma sonrası stres bozukluğu ile çocukluk döneminde yaşanan travmatik yaşantılar birbirinden ayrılır. Yetişkinlikte yaşanan travmatik olaylar kimliği kemirirken çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar kimliği bozar, kimlikte kalıcı hasara neden olur. Bu yazıda yetişkinlikte yaşanan travma sonrası stres bozukluğundan bahsedeceğim.

Travmatik yaşantı deprem, sel, tecavüz, cinsel taciz, trafik kazası ve yangın gibi kişinin normal giden hayatını sekteye uğratan kendisine, dışardaki insanlara, dünyaya olan güvenini sarsan olaylara denir. Travma sonrası stres bozukluğu ise kişinin yaşadığı bu olaylara verdiği normal, insani tepkilerdir. Kişinin bu olayları bizzat kendisinin deneyimlemesinin yanında bu travmatik yaşantıyı izlemesi ya travmaya tanık olması da travma sonrası stres bozukluğuna neden olur.

Travma sonrası stres bozukluğunun üç belirtisi vardır;

-Aşırı uyarılma

-Müdahale

-Büzülme

Travmaya maruz kalan kişi başlangıçta her hangi bir tehlikeye karşı tetikte ve gardını almış olarak bekler. Her an travmatik olayı tekrar yaşayacakmış gibi tedirgin olur. Müdahaleci semptom dediğimiz bu semptomlar olayı takip eden birkaç haftada ortaya çıkar. Bu semptomlar üç ile altı ay arasında hafifler ve zamanla etkisini kaybeder. Müdahaleci semptomlar azalırken uyuşukluk ve büzülmeci semptomlar onun yerini almaya başlar. Travmatize insanlar artık korkmuyor gibi görünebilir, önceki hayatına devam ediyor gibi görünebilir. Fakat rutin hayatına döndüğünde olaylara verdiği anlam gerçekçi değildir. Sık sık kendisini dışardan izliyormuş hissine kapılır,kendine yabancılaşma , uyuşukluk, kopma, gerçeklikle bağlantının azalması, travmayı takip eden süreçte 6. Aydan sonra olur. Travmatize kişinin içi cansızlaşmış gibidir.  Travmanın açtığı duygusal yara ise uzun süre kalır yani travmaya uğrayan kişiler ruhsal olarak sakat kalır.

Aşırı uyarılma; ,Travma sonrası stres bozukluğunda özelikle ilk bir kaç haftalık dönemlerinde karşılaştığımız bir durumdur. Kişide sürekli bir tehlike beklentisi olur. Sık sık irkilme, basit uyaranlara yüksek tepkiler verme, hızlı öfkelenme ve panik davranışları, insanlara tahammülün azalması, travmatik yaşantının herhangi bir hatılatıcısına yüksek tepkiler verme şeklinde görülür. Örneğin deprem sonrası kişinin depremi hatırlatan bir konuşmaya ani ve yüksek tepkiler vermesi, sinir krizi geçirmesi gibi.

Müdahale; Tehlikenin geçmesinden uzun bir süre sonra bile travmatize insanlar olayı şimdiki zamanda sürekli tekerrür ediyormuş gibi yeniden yaşarlar. Hayatlarının normal seyrini devam ettiremezler zira travma normal yaşantıyı tekrar tekrar kesintiye uğratır. Zaman travma anında durmuş gibidir. Travmatik an anormal bir hafıza biçiminde kodlanmıştır. Rüyalarda ve gündelik hayatta zihne sürekli travmatik an ile ilgili görüntüler gelir. Gündelik hayatta yaşadığımız olaylar hatıralar zamanla bulanıklaşır, eklemeler olur, değişir. Travmatik hatıralarda ise durum farklıdır. Travmatik anı kişinin zihnine geldiğinde çok canlıdır ve değişmez. Kişi yaşadığı travmatik anıdan bahsederken aynı kelimeleri, aynı jest ve mimikleri kalıp cümleler halinde tekrarlar. Travmatik anının görüntüleri zihne kare kare parçalara ayrılmış bir şekilde gelir. Bu görüntüler zihne her geldiğinde kişinin hissettiği acı, bedensel duyum travma anında yaşadığıyla aynıdır.

Büzülme; Travma sonrası stres bozukluğunun en son evresi büzülmedir. Travmatize olmuş kişi diğer iki aşamadan sonra bu evreye geçer. Bu evre ömür boyu sürebildiği gibi psikoterapi desteğiyle geçebilir de. Bu evrede kişide travmadan sonra yaşadığı yüksek tepiler gözlenmediği için kişinin iyileştiği, travmanın etkisinin geçtiğine dair bir yanılsama olur. Bu evrenin en önemli özelliği kişinin dış dünyadan yavaş yavaş uzaklaşması, yalnızlaşması, rutin hayatını dar bir çerçeve içinde geçirmeye başlamasıdır.

TRAMAYA VÜCUDUN VERDİĞİ TEPKİ ZİHİNDE KALICI HASARA NEDEN OLUR

Travmanın zihinde bu denli kalıcı hasara sebep olması merkezi sinir sistemindeki değişikliğe dayanır. Yüksek bir seviyede adrenalin ve diğer stres hormonları dolaşıma verildiğinde hafızaya derin izler kazınır. Yüksek sempatik sinir sistemi uyarılması durumunda hafızanın dilsel kodlamasnın inaktive olduğu ve merkezi sinir sisteminin hayatın başında hakim olan hafızanın duyusal ve resimsel biçimlerine geri döndüğü gözlemlenir.

Yani travmatik anıda stresin etkisiyle vücutta adrenalin salgılanmaya başlar. Adrenalin heyecanlandığımızda, korktuğumuzda salgılanan bir hormondur. Vücutta adrenalin salgısı arttığında ve stres uzadığında beynin mantıklı olan tarafı kitlenir. Bu da yaşanan anının bebeklerdeki gibi bedene kaydedilmesine sebep olur. Bedende hissedilen acıya zihinde kare kare resimler eşlik eder.

Travmatik hatıralar diğer hatıralara benzemez, travmatik rüyalar da diğer rüyalara benzemez. Travmatik rüyalar çoğu zaman travmatik anının tıpatıp aynısı şeklinde fragmanlara benzer. Normalde bizim zihnimiz rüya görürken rüyadaki sembolleri kapatır, fluleştirir, değiştirir. Travmatik anıdaki rüyalarda bu tip işlemlerin hiç birisi kullanılmaz. Travmatik anının aynısını görürüz. Bu rüyalar esnasında küçük, önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı olur. Örneğin bir çiçek, bir vazo, bir kalem bu eşyalar kişinin rüyasında korkutucu imgeler olara karşımıza çıkar.

TRAVMADAN SONRA UZUN YILLAR GEÇSE BİLE KALICI OLAN DUYGULAR

Travma kişinin temel güven duygusunu bozar. Temel güven duygusu çocuğun ilk ilişki kurduğu kişiyle yani annesiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Çocuk anneyle kurduğu ilişkide dünyaya güvenmeyi, insana güvenmeyi öğrenir. Dolayısıyla travmaya uğrayan kişilerin insanlarla ilişkileri bozulur, dünyanın güvenilir bir yer olduğuna dair gelişen temel güven duygusu bozulur. Kişinin aile, arkadaşlık, dostluk, sevgililik bağlarını bozulur. İnanç sistemi bozulur. Kişinin dine ya da tanrıya olan inancı zedelenir. Travma durumunda örneğin tecavüze uğrarken kişi tanrıdan yardım ister, annesini onun kurtarmasını bekler, Çağrısına kulak verilmediği düşünen kişi ise yalnız ve korumasız hisseder. Ondan sonra kişide yabancılaşma ve kopma duygusu oluşur. Travma sonrası kişilerde oluşan üç temel duygu vardır utanç, suçluluk, kendinden ve diğerlernden şüphelenme.

Travmaya seyirci kalan kişilerde de benzer bir durum ortaya çıkar. Örneğin savaşta arkadaşları gözünün önünde ölen kişiler utanç ve suçluluk duygusu yaşar. Kurtarabileceklerini düşündükleri herhangi birisinin tecavüzüne seyirci kalan kişiler, yangında ailesinin yokoluşunu izleyenler, depremde binanın yıkılışını izleyenler, trafik kazasında yakınlarını kaybadenler. Bu kişilerin hepsinde çok yoğun utanç ve suçluluk duyguları olur. Diğerinin hayatını korumak için kendi hayatlarını riske atmadıklarını düşünürler.

Travma sonrası stres bozukluğunun etkisi, süresi ve şiddeti kişinin kimliğine ve kişiliğine göre değişim gösterir. Çocukluk döneminde temel güven duygusu oluşmuş, iyimser bir anne tarafından yetiştirilmiş, mutlu çocukluk anıları fazla olan kişiler travmadan en az etkilenen kişilerdir. Sosyal uyumu bozuk olan, insan ilişkileri kötü olan, mutsuz bir çocukluk geçiren kişilerin travmadan etkilenme oranı ise çok yüksektir. Yani duygusal esneklik ve ilişki kurma yetisi travmadan etkilenme oranını da azaltır. Travma sonrası stres bozukluğunu etkileyen bir diğer unsur da kişinin travma anındaki davranışıdır. Örneğin tecavüze uğrayan kişi çaresizce donup almak yerine direndiyse ya da mücadele ettiyse travmadan etilenme oranı mücadele etmeyen kişiye göre daha az olur. Bu kişiler kendilerine karşı daha az suçlayıcı ve cezalandırıcı olur.

İYİLEŞME

Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin temel duygusu güçsüzlük ve başkalarıyla bağlarının kopmasıdır. İyileşme de tam olarak bunu kapsar.

İyileşmenin ilk aşaması danışana güvenli bir alan sunmaktır. Travmaya maruz kalan kişinin terapistle kurduğu güvenli ilişki dışarıdaki ilişkileri için referans noktasıdır. Tıpkı bir pergelin sayfanın bir kısmına sabitlenmesi gibi, güvenli bir alan sunmak.Pergelin açısını değiştirmek, daha geniş bir yuvarlak çizmek danışanın kontrolündedir. İyileşmenin ikinci aşaması ise hatırlama ve yastır. Kişi yaşadığı travmatik yaşantıya her temas edişinde canı yanar. Travmatik anılar konuşuldukça duygusu boşalır, kişinin bu anılarla temas etmesi, canının yanması iyileştirici bir evdedir. Bir süre sonra yaşanan travmatik olay beyinde diğer anılarla senkronize olur. Hatta çoğu zaman travmatik anının duygusu boşaldıktan sonra bu anılar kişinin hayatındaki en önemli olay olmaktan çıkar. Diğer anılardan biri olur. En son aşama ise yeniden bağ kurmadır. Terapistle kurulan güvenli ilişki bir bağlanma oluşturur. Bu bağlanma kişinin travmada yara almış, bozulmuş olan bağlanma duygusunu tamir eder. Danışan sağlıklı bir bağlanma gerçekleştirdikten sonra terapi süreci sonlanır. Bu süreç travmanın şiddetine ve zamanına, travmatize olmuş kişinin çocukluk yaşantısına göre değişiklik gösterir. Travma sonrası stres bozukluğunda emdr ve eft tekniği uygulanır

Obsesif Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK (TAKINTI HASTALIĞI)

Obsesyon takıntı, kompulsiyon ise takıntıyı rahatlatan davranıştır. Obsesif kompülsİf bozuklukta kişi yaptığı davranışın saçma olduğunu bildiği halde yapmaya devam eder. Kişi devamlı aynı davranışı tekrarlar.Örneğin kişi kendisini pis hisseder ellerini yıkamak ister. Obsesyon zihinde sürekli tekrarlayan düşüncelerdir,bu düşünceler ellerin kirlendi,ellerin pis, ellerini yıka diyen katı, sert, emredici düşüncelerdir. Kompulsiyon ise bu düşüncenin getirdiği duyguyu rahatlatmak için kişinin yaptığı davranışlardır. Obsesyon zihnimizin kullandığı savunma mekanizmalarından biridir, yani ruhsal olarak stresliyken, huzursuzken, çaresizken ortaya çıkar. Bu sebepten obsesyonun başlangıç zamanı çok önemlidir. Kişinin hayatındaki bir değişiklik, bir ayrılık, bir ölüm obsesif düşüncelerin başlamasına ya da artmasına sebep olabilir.

Obsesif kompulsif bozuklkta kişinin ilk aşamada bu sorunlarla kendi kendine başa çıkabileceğine dair bir inancı olur. Kendi kendine başa çıkma yöntemleri kompulsiyonlardır, zihnine gelen takıntılı düşünceleri rahatlatmak için ellerini yıkar, evi temizler, ocağı kontrol eder, kapının kiliti olup olmamasını kontrol eder, sayı sayar, dışarda yemek yemez, eve misafir almaz, banyoda saatlerce kalır, sürekli namaz kılar, eve geldiğinde bütün kıyafetlerini çıkartıp yıkar.Yapılan davranışalar kişide kısa bir süre rahatlama sağlar. Zamanla rahatlamak için yapılan davranışların süresi uzamaya başlar. Süreçte bu davranışlar kişide yorgunluk, bezginlik oluşturur, etrafındaki kişiler git gite uzaklaşmaya başlar, sosyal ilişkileri bozulur, eşi ile arası bozulur, bir süre sonra bu davranışlarıyla başa çıkamyacığını hissedip profesyonel bir destek alma yoluna gider.

DÜZEN TAKINTISI

Düzen takıntısı olan kişiler; ruhsal karışıklıklarını eşyalar üzerinden gidermeye çalışır. Simetri hastalığı olarak da bilinen düzen takıntısı kişinin iç dünyasında yaşadığı karışıklığa düzensizliğe tahammül edemeyip eşyaları düzelterek kendi kendisini rahatlatma çabasıdır. Bu kişiler kıyafetteki uyumsuzluğa, odadaki perdenin eğri durmasına, çalışma masasının üzerindeki asimetriye tahammül edemez. Eşyaların düzenli, simetrik ve uyumlu olmasını ister. Etrafındaki her şeyi kategorize etmeye çalışır.Örneğin kıyafetleri reklerine uygun yıkamak için 10 farklı kategoriye ayırabilir, çalışma odasındaki kitapları boyutlarına göre, yazarlarına göre, renklerine göre düzenleyebilir. Bunun bir takıntı olmasının nedeni kişinin herhangi bir düzensizliğe tahammülünün yok denecek kadar az olmasından kaynaklanır. Örneğin; Saatin asimetrik durmasına dayanamaz, hemen onu düzeltmek ister.

TEMİZLİK TAKINTISI

Temizlik takıntısı kültürel olarak en sık karşılaştığımız takıntıların başında gelir. Çoğunlukla kadınlarda görülür, erkeklerde görülme sıklığı azdır.  Bu kişiler toz, mikrop, idrar ve kirle aşırı meşguldür. Temizlik takıntısı olan kişilerin en çok meşgul olduğu, kirli olarak düşündüğü şeylerin başında el gelir, onun dışında kumanda, kapı kolları, otobüste tutunacak yerler, banyo ve tuvalet bu kişilerin en çok kirli gördüğü yerlerdir. Temizlik takıntısı olan kişiler başlangıçta evde yaptıkları bir kaç saatlik temizlikle rahatlayabiliyorken bir süre sonra saatlerce temizlik yapsa da rahatlayamamaya başlar. Temizliğin ayrıntıları sürekli artar. Başlangıçta el yıkamaya günde bir saatini harcarken süreçte bu iki üç katına çıkar. Elleri yara içinde kalıncaya kadar ellerini yıkar yine de ellerinin kirli olduğunu düşünür. Bu kişiler dışarda bir şeyler yiyip içmekten kaçınabilir, aldığı sebze ve meyveyi mikropları ölsün diye çok uzun süre yıkayabilir, eve girereken bütün kıyafetlerini çıkartıp yıkayabilir, eve gelen misafirin ardından onun kullandığı bütün eşyaları yıkayabilir. Temzilik takıntsı olan kişiler ruhsal olarak kirli hisseder, ruhsal olarak hissettiği kirli olma, pis olma duygusundan kurtulmak için yaptıkları davranışlar kişiyi kısa bir süre rahatlatır. Bir süre sonra kendilerini tekrar tekrar aynı davranışı yaparken bulurlar. Bu kişilerin hayatları çok yorucudur. Yaptıkları davranışaların saçma olduğunun farkında olsalar da kendilerini o davranışı yapmaktan bir türlü alıkoyamazlar.

CİNSEL TAKINTILAR

Cinsel takıntısı olan kişiler cinsellikle ilgili her türlü konudan rahatsız olur. Cinsel organlarını vajinasını ya da penisi pis olarak düşünür. Cinsel organlarının temizliği ile aşırı derecede meşgul olabilir, örneğin vajinasının suyla temizlenmediği düşünüp vajina temzileyiciler kullanabilir, penisini defalarcakere yıkayabilir. Özellikle cinsel ilişkiden sonra penisinin veya vajinasının temizliğine saatler harcayabilir, cinsel ilişkiden sonra bekleyemez vajinasının veya penisinin kirlendiğini düşünür hemen banyo yapmak ister.

DİNİ TAKINTILAR

Dini takıntıları olan kişiler terapiye en hızlı başvuran kişilerdir. Dini takıntılar kişide çok yüksek duygulanım yaratır. İnançla ilgili duygular amigdalanın ateşlenmesini çok artırır dolayısyla inançla ilgili duygular kişide kendini öldürme düşüncelerine bile yol açar. Bu kişilerde görülen takıntılı düşünceler namaz kılarken küfretme isteği, camide küfretme isteği, kuran okurken küfretme isteği şeklinde olur. Kişinin çocukluk yaşantısına göre çok daha fazla çeşitlenebilir. Bu kişiler bu takıntılarından kurtulmak için ibadet yapamaz hale gelir. Ya da ibadet yaparken sürekli namazının bozulduğunu düşünüp tekrar namaza başlar, tekrar aynı duygu gelir. Saatlerce namazı bitiremez. Camide bu duygular gelmesin diye camiye gitmek istemez. Bu kişiler spritüel konularla ilgilenebilir, cinlerin ona zarar vereceğini düşünebilir, cinlerin ona tecavüz ettiğini düşünebilir. Bu kişilerin çocukluklarında çoğunlukla cinlerle ilgilenen biri vardır, hala olabilir, dede olabilir, anne olabilir. Çocuk zihni gerçekle hayali karıştırmaya meyillidir. Özellikle 0-6 yaş arasında çocuk zihninden geçen şeyleri gerçek zanneder, bu dönemde çocuğa bakım veren kişilerden biri cinlerle çok meşgulse çocuğun zihni bunu gerçek zanneder.

HASTALIK TAKINTISI

Son zamanlarda terapiye en sık başvuran takıntı hastalık takıntısıdır. Halk arasında hastalık hastalığı olarak da bilinir.Kişi kanser olduğunu düşünür film çektirir, film temiz çıkar. Ama kişi kanser olmadığına bir türlü ikna olmaz. Tekrar film çektirir. Ya da kişinin başı ağrır beyin kanaması geçirdiğini düşünür film çektirir film temiz çıkar, ya da aids olduğunu düşünür test yaptırır test temiz çıkar,bir türlü ikna olmaz. Defalarca kere kan testi yaptırır. Film çektirmek ya da kan testi yaptırmak kişiyi kısa bir süre rahatlatır bir süre sonra duygu tekrar gelir. Ya kansersem, aids olduysam, beyin kanaması geçiriyorsam. Bu düşünceler sürekli kişinin beynini kemirir.

OTORİTER BİR BABA, KONTROLCÜ BİR ANNENİN YA DA MÜKEMMELİYETÇİ AİLERİN ÇOCUKLARINDA GÖRÜLÜR

Okb’nin temelindeki en önemli duygu kontrol etme duygusudur. Bu hastalığa sahip olan kişilerin iç sesleri kuralcı, otoriter, katı ve disiplinlidir. Kişinin iç sesi çocukluğunda içselleştirdiği bir ebeveyninin sesidir. Ailede anne çok titiz mükemmeliyetçi olabilir ya da baba çok kuralcı, disiplinli olabilir. Çocuk kendisine baskı yapan, kural koyan, eziyet eden ebeveyni içselleştirir.

Yetişkinler kendi koydukları kurallara uyması, kendi alışkanlıklarını edinmesi için çocuğa baskı yaptığında bu baskının şiddeti çocukta eziyet edici boyutlara ulaştığında kişide ruhsal hasara neden olur. Kişi yaşadığı olumsuz duygulara dayanabilmek adına obsesyon yani takıntı hastalığını geliştirir.

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK TEDAVİSİ

Düzen, temizlik ve tutumluluk toplumsal yaşamda belli ölçüler içinde onaylanan, saygınlık uyandıran, başarı sağlayan özelliklerdir. Takıntı hastalığında ise bu özellikler aşırılaşır, yaşamı zorlaştırır, kontrol edici, eziyet edici boyutlar kazanır. Kişi kendisini ve çevresini zorladıkça sosyal ilişkileri bozulur, yalnızlaşır, hayatı eziyet haline dönüşür.

Bizim zihnimiz netlik ister, muğlaklığa tahammül etmekte zorlanır. Bu hepimizin ortak özelliğidir. Obsesyonda ise belirsizliğe tahammül yok denecek kadar azdır. Bunun en önemli sebebi kişinin kontrol duygusudur.

Aslında obsesyon hepimizde varolan duyguların aşırıya kaçmış halidir. Kişinin obsesyonda  işlevselliği bozulur. İş yaşamı bozulur, ailesiyle arası bozulur, çocuklarına zaman ayıramayacak hale gelir, arkadaşlık ilişkileri bozulur. İlaç tedavisi bu kişilerin obsesyonlarında geçici bir süre yumuşama sağlasa da  ilacı bıraktıkları zaman belirtiler aynı şiddetle geri gerir. Bu kişilerin tadavisinde psikodinamik terapi tekniği kulanılır. Dinamik terapiye olumlu cevap veren bir hastalıktır. Bu kişiler oldukça dirençli olduğu için terapilerinin süresi uzun olabilir.

Travma ve İyileşme

Travma ruhsal olarak kaldıramayacağımız bir duyguya maruz kalmaktır. Dayanabileceğimizin üstünde bir acıya maruz kaldığımızda bedensel tepkimiz bayılma olurken ruhsal tepkimiz donmadır.

Bizim hayatta kalmak için üç stratejimiz var.  Savaşacak kadar gücün varsa savaş, kaçacak kadar zamanın varsa kaç, savaşacak kadar gücün yoksa, kaçacak kadar zamanın yoksa donup kal. Doğadaki bütün canlıların hayatta kalma stratejisi budur.

Ruhsal olarak yüksek bir duyguya maruz kaldığımızda kaza, ölüm, taciz, şiddet gibi beynimizde yüksek düzeyde adrenalin ve stres hormonları salgılanıyor. Bu hormonlar yaşadığımız olayın beynimize kalıcı bir şekilde kaydedilmesine sebep oluyor. Biz buna ütü basma etkisi diyoruz. Yani travmada yaşadığımız duygular beynimizde, ömür boyu silinmeyecek kalıcı hasarlara neden oluyor.

BEDEN HAFIZASINA KAYITLI TRAVMATİK ANILAR

Travmaya maruz kalma yaşımız ne kadar küçükse travmadan aldığımız ruhsal hasar da o oranda büyük oluyor. Yani çocuk 3 yaşında tacize uğrarsa, 10 yaşında tacize uğradığından daha fazla etkileniyor. Ya da çocuğun 5 yaşında annesi ölürse 13 yaşında ölmesinden daha fazla etkileniyor. Yani yaş küçüldükçe ruhsal hasar artıyor.

Zihnimiz 3 yaşın altındaki anıları hatırlamıyor, 3 yaşın altındaki anılar beden hafızasına kaydediliyor. Bizim beynimizde anılardan sorumlu birkaç bölge var, bunlardan biri hipokampüs. Hipokampüs 3 yaşına kadar az gelişmiş, dolayısıyla üç yaşına kadar yaşanan travmalar beden hafızasına kaydediliyor. Yetişkin olduğunuzda başınız ağrıyor örneğin baş ağrısı çocukluktaki bir travmanın ateşlenmesi sonucu oluyor. Ama bunu bilinçli kısmımız bilmiyor. Çocukken yaşadığımız olumsuz bir duyguya bugün maruz kaldığımızda çaresizlik olabilir, değersizlik olabilir, yalnızlık olabilir, bilinçdışımızda bu duygularla ilgili çocukluğumuzda yaşadığımız anılar ateşleniyor. Bugün tıpta sebebi belli olmayan pek çok hastalık 3 yaşın altındaki travmalara dayanıyor.

Beyin gelişimimizin yüzde sekseni 6 yaşta tamamlanıyor. Yani 0-6 yaş arası çok kritik bir dönem. Bu dönemde yaşadığı olumsuz anılar kişinin hayatında betona yazı yazmak gibi bir etkiye sebep oluyor.

Travmatik anıların beyine kaydedilmesi de diğer anılardan farklı. Travmatik anılar beyinde diğer anılara entegre olamıyor. Dolayısıyla dışarda ayrı bir yerde duruyor, fanusta gibi. Bu bilgiler ve duygular diğer anılara kaynaşmadığı için gündelik hayatımızda sebebi belli olmayan huzursuzluk, ağrı, kaygı, endişe, boşluk, mutsuzluk gibi duygulara sebep oluyor.

RÜYALAR

Travmatik anılar rüyalarda da farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Nörofizyolojik olarak bizim rüya görme fazımız ortalama bir buçuk saatte birkaç dakika rüya görme şeklinde. Yatağa ilk yattığımızda bedensel olarak yorgun olduğumuz için daha az rüya görürüz. Beden dinlendikçe rüya görme oranı artmaya başlar. Travmatik rüyalarla ilgili yapılan araştırmalar rüya görmediğimiz o bir buçuk saatlik evrede travmatik anıların fragmanına maruz kaldığımız yönünde. Halk arasında kabus dediğimiz rüyalar, kişiye canlıymış, gerçekmiş hissi verir. Rüya görürken kişi gerçekten ağlayabilir, bağırabilir. Travmatik anıların rüyalarında sık sık tekrar etme durumu vardır. Aynı rüyayı canlı ve gerçek gibi ve belli aralıklarla görebilirsiniz. Dolayısıyla travma anısının rüyası da beyinde farklı bir şekilde karşımıza çıkar.

TRAVMA TEMEL GÜVEN DUYGUSUNU BOZAR

Dünyada kendini güvende hissetme, hayatın başlarında bakım verenle yani anneyle kurduğumuz ilişkide kazandığımız bir duygudur. Travmaya maruz kalan kişinin temel güven duygusu bozulur.Örneğin çocukluk döneminde tacize uğramış olan kişinin insanlara ve dünyaya güven duygusu bozulur. Çocukluk döneminde fiziksel şiddete maruz kalan kişi insanların bütün insanların zarar verici olduğuna dair bir duyguyla hayatına devam eder. Dolayısıyla çocuklukta diğer insanların eziyetine ya da tacizine maruz kalan kişiler dünyaya ve insana güven duygularını yitirirler.

Temel güven duygusundaki derin çatlak kişinin yakın ilişkiler kurmasını engeller. Fakat travmatik olayın hissettirdiği korku, endişe, suçluluk duyguları koruyucu bağlanmaya olan ihtiyacı yoğunlaştırır. Bu yüzden travmatik insanlar başkalarına kaygılı yapışma ile yalnızlık duyguları arasında gidip gelirler.

Şayet çocuğa bakım verenlerden biri çocuğa zarar veriyorsa taciz, dayak, korkutma, aşağılama gibi çocuğun doğuştan kötü olduğuna dair kendisiyle ilgili bir çarpıtma yapmasına sebep olurlar.

İYİLEŞME

Bizim beynimiz haz ilkesine göre çalışır. Haz varsa koş, acı varsa kaç. Dolayısıyla yaşadığımız acı duygulardan kaçmak, hep iyi hissetmek isteriz. Bu yüzden kişi yaşadığı acı duyguları hatırlamak istemez. Travmatik anıların duyguları acıdır. Bu anıları hatırladığımızda bugün yaşıyormuş gibi acı çekeriz. Travma terapide travmatik anıların konuşulmasıyla iyileşir. Şayet kişi yaşadığı travmatik anının acısına dayanırsa bu duyguyu boşaltır.

Bu evrede korkutucu bir zamansızlık duygusu olur, travmanın konuşularak diğer anılar gibi sıradanlaşması yani yapılanması geçmişe dalmayı gerektirir. Travmatik anıları konuştukça kişi acı çeker, ağlar, üzülür, kötü hisseder. Bu duygular hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Bu acıyı ömür boyu çekecekmiş gibi gelir. Travmatik anının boşalmasının anahtarı acıyı yaşayıp bitirmektir. Hiçbir acı sonsuza dek sürmez. Acıdan kaçmak travmanın etkisinin ömür boyu sürmesine sebep olur.

Kişi kendisine verilen zarardan sorumlu olmasa da iyileşmesinden sorumludur. Kişinin iyileşmesinin ve güçlenmesinin tek yolu terapisinin sorumluluğunu almasıdır.

EMDR VE EFT

Emdr sağ beyin ile sol beyin arasında bağlantı kurulmasını sağlar. Sağ beyinde depolanan travmatik anılar bilgilerle eşleşir. Emdr travmayı beynin işlemlemesini sağlar. Eft ise duygu boşaltma tekniğidir. Travmadaki duygular eft tekniğiyle boşaltılır.

 

Hıv Fobisi Aıds korkusu nedir? Tedavisi nasıl olur?

HIV FOBİSİ AIDS KORKUSU NEDİR? TEDAVİSİ NASIL OLUR?
HIV KORKUSU( aıds takıntısı) nedeniyle pek çok insan hastanelerde onlarca kez test yaptırmaktadır. Test yaptıran insanların çoğunluğu hıv testisten negatif çıktığı halde testi onlarca kez tekrarlamakta çıkan sonuçtan kısa bir süre sonra testi tekrarlama ihtiyacı hissetmektedir. Bu kişilerin iç sesi testin yanlış olduğu, aslında aıds olduğunu söyler, testin sonucunu aldıklarında çok kısa bir süre rahatlama hissederler. Bir süre sonra iç sesleri tekrar aynı şeyi söylemeye başlar, testin doğru olmadığını, laboratuvarda başka bir testle karışmış olabileceğini, hastanenin bu konuda gerekli aletlere sahip olmadığını vs gibi onlarca nedenden dolayı tekrar test yapma ihtiyacı hissederler. Daha teşekküllü, daha ayrıntılı test yapabilecekleri başka yerler ararlar. Bazen de hep aynı yerde yaptırırlar ama bir sebepten doktora, testin sonucuna güvenmezler. İç sesleri hep aynı şeyi söyler ‘hiv miyim?’

 

HIV KORKUSU OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK YANİ TAKINTI HASTALIĞIDIR
Hıv korkusu, tekrar tekrar test yaptırma hastalığı obsesif kompulsif bozukluk yani saplantı-zorlantı hastalığıdır. Bu kişiler çoğunlukla korunmasız bir şekilde hayat kadınlarıyla beraber olmuş kişilerdir. Bu birliktelik nadiren ilk cinsel deneyimleridir. Cinsel birliktelik yaşadıkları kişilerin aıds olma olasılığı gelir ilk olarak zihinlerine, sonrasında şayet kadın aıds ise cinsel birliktelik esnasında bana da bulaştı, ben de aıds oldum korkusu başlar. Obsesif kompulsif bozuklukta zihne bir düşünce gelir, aıds fobisi bu anlamda temizlik takıntısıyla benzer özellikler gösterir. Kişi zihnine gelen kirlilik duygusuyla sürekli ellerini yıkama ihtiyacı hisseder. Bu hastalar günde yüzlerce kez ellerini yıkarlar ama bir türlü ellerinin temiz olduğuna kendilerini inandıramazlar. Hıv fobisi yaşayanlarda da benzer bir durum vardır. Kişi sürekli test yaptırma davranışını tekrarlar ancak bir türlü sonucun negatif olduğuna inanmaz.
Hıv Korkusu Yaşayan Kişiler Bunu Ailelerine Bulaştırmaktan Korkar
Hıv korkusu yaşayan kişilerde temel olarak gördüğüm korkulardan birisi de ailelerine özellikle eşlerine Aıds bulaştıracakları korkusudur. Bu sebepten eşleriyle cinsel olarak birlikte olmak istemezler. Eşleriyle beraber çocuklarına ve ailenin diğer üyelerine de benzer duyguları vardır, ya hıv onlara da bulaşırsa diye korkarlar. Bir süre sonra bu kişiler etraflarındaki insanlardan, ailelerinden uzaklaşmaya ve kendi hallerinde yaşamaya başlarlar. Sessizleşirler ve içlerine kapanırlar. Hıv korkusu yaşayan kişiler zaten çoğunlukla çocukluklarında uslu çocuk olarak bilinen, kendi haline yaşayan, sessiz ve içine kapanık kapanık kişilerdir.

HIV FOBİSİ BELİRTİLERİ
Hıv belirtileri; Yüksek ateş, boğaz ağrısı, deride kızarıklık ve döküntülerdir. Hıv fobisi olan kişiler internetten araştırdıkları bu belirtileri bir süre sonra hissetmeye başlarlar. Kişi bu belirtileri okuduğunda bunları yaşayabilirim diye düşünür, bir süre sonra da bunları gerçekten gözlemlemeye ve yaşamaya başlar. Bu şuna benzer bir ilacı içtiğinizde yan etkilerini okursunuz, okuduğunuz yan etkileri bir süre sonra hissetmeye başlarsınız. Aslında yan etkiler nadir görülen çoğu kişide de hiç görülmeyen etkiler olmasına rağmen beyniniz size okuduğunuz şeyi yaşatır. Hatta çoğu insanın ilacı kullandıktan sonra yan etkilerini okumamasının sebebi budur.

HIV MİYİM?
Hıv bulaşma ihtimali korunmasız vajinal ilişkide iki binde bir ihtimaldir. Hıv maksimum 90 gün içinde anlaşılabilecek bir hastalıktır bu süre Elisa(anti Hıv testi) testi için geçerlidir. Diğer testler içinse; p24 antijen testi için 14 gün, combo için 24 gün yeterlidir. Hıv fobisi olan kişilerdeki problem bu süre içerisinde olur genellikle, örneğin combo testi yaptıran birisi 3 gün sonra tekrar aynı testi yaptırır. Çoğu zaman bir testin sonucu alınmadan diğer test yaptırılır.

Obsesif Kompulsif Hastalığın Sebepleri(takıntı hastalığının sebepleri)
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu(takıntı hastalığı)çocuğun iki ile dört yaş arasında gelişimde oluşan problemlerden kaynaklanan bir hastalıktır. Yani Freud’un anal dönem fiksasyonu dediği döneme tekabül etmektedir. Bu dönemde çocuk hareketlenmeye başlar, fiziksel olarak kendi başına buyruk hareketler yapar, çocuk için bu dönemde temel duygu haz’dır. Çocuk yemeği döke saça yemek ister, istediği saatte uyumak ister, tuvaletini istediği yere yapmak ister. Çocuğun bu dönemde gerçelikle bağlantısı azdır. Yapmak istediği her şeyi yapmak istediği zamanda yapmak ister. Ebeveynler ise çocuğu gerçekliğe çekmek, sosyal hayata uyumlu hale getirmek için bazen sözel, bazen davranışlar yaptırımlarda bulunur. Örneğin, çocuk sofrada yemek yemek istemediğinde anne televizyonun karşısında çocuğun yemek yiyemeyeceğini söyler. Bu normal ve sağlıklı olan süreçtir, ancak obsesif kişilerde çocuğunla çocuk ve kural koyan ebeveynleri arasında çatışma çok yüksektir. Çocuk kurallara uymamak için direndikçe ebeveyn daha ezici ve yıkıcı olur. Bu çocuklardan bazıları saldırgan ve kontrolcü olan ebeveyne uyum sağlayıp direnmekten vazgeçerken bazıları da daha saldırgan ve çatışmalı bir ilişkiyi sürdürürler. Aıds fobisi olan kişiler daha çok sindirilmiş, sessiz ve kurallara uyum sağlayan kişilerdir. Bu kişiler sosyal hayatlarında daha pasif direnişler sergileyen kişilerdir. Yapmak istemedikleri şeyleri çoğunlukla yapacağını söyleyen ama yapmayan, işleri uzatan yani çoğunlukla diğerlerine hayır diyemeyen, uyumlu nazik ancak kontrolcü ve pasif hayırcılardır.
Bu dönemin temelde aşılması gereken bir kaç özelliği vardır, ikili duygu(hem seviyorum-hem nefret ediyorum), kuşku, güvensizlik, kendi başına buyrukluktur. Aıds korkusu yaşayan kişilerdeki temel duygu kuşku ve güvensizliktir. Kuşku beraber oldukları hayat kadının ölümcül bir hastalık taşıdığına dair bir kuşku iken güvensizlik süreçte bu hastalığın kendine bulaştığı, bu hastalığın hiçbir testte çıkmamasıyla beraber doktorlara, hastaneye vs güvensizliktir. Sonuçtan bir türlü ikna olmamalarının öncelikli sebebi güvensizlik ve kuşkudur.

Hıv Fobisi (Aıds korkusu)Tedavisi;
Obsesif Kompulsif Bozuklukta ilaç tedavisinin etkisi azdır, ilaç tedavisinde okb’nin geçici bir süre yumuşama gösterdiği ilaç kesildikten sonra ise belirtiler aynı şiddetle geri döndüğü görülmüştür. Obsesif kompulsif bozukluk psikodinamik psikoterapi tekniğiyle çoğunlukla iyileşebilen bir hastalıktır.
Hıv fobisi yaşayan kişiler yıllarca testi yaptırmaya devam edebilir, bir süre sonra kendiliğinden geçme olasılığı da vardır. Kendiliğinden geçtiğinde çoğunlukla bu takıntı başka bir takıntıyla yer değiştirir. Örneğin hıv fobisi gider yerine el yıkama ya da temizlik takıntısı gelebilir. Psikoterapi ile bu takıntının nedeni temeli araştırılır. Psikoterapide amaç takıntının temelindeki duyguyu bulup onu iyileştirmektir.
Bu takıntıya sahip kişilerde hastalık ilerledikçe cinsel konularda problem yaşama ihtimalleri oldukça fazladır. Çevrelerinden uzaklaşırlar, yalnızlık, anlamsızlık, amaçsızlık, değersizlik gibi duyguları olur. Gün içinde zihinlerine gelen aynı düşüncelerden yorulup intihar etmeyi bile düşünebilirler.

 

Bu konuyla ilgili makaleyi okumak isterseniz  >>>

Depresyon Belirtileri Nelerdir?

Depresyonda kişideki değerlilik duygusu bozulmuştur. Kaybedilen şeyin geri gelmesi de artık kişiyi mutlu etmeye ve eski hayatını sürdürmeye yetmez. Örneğin maddi olarak çok büyük kayıplara uğrayan biri bu kaybını karşılayabilecek bir gelir kaynağı bulsa bile keyifsizliği ve mutsuzluğu devam eder. Bunun sebebi kaybın kişinin zihnindeki sürede geri gelmemesi ve onu tekrar kaybedeceğine dair korkudur. Bir kez para kaybetmiştir, bir kez sevgilisi terk etmiştir ya bunu tekrar yaşarsam diye düşünür.  Yani sevgilisiyle ayrılan biri sevgilisinin kısa bir sürede ona geri döneceğini düşünür. Süre uzadıkça kişi, önemsenilmeme, değersizlik ve yetersizlik duyguları hissetmeye başlar. İstenen  nesnenin elde edilememesi, özlenen doyumun sağlanamaması kişiyi depresyona sokar. Gideni geri getirme gücüne sahip olmadığını anlar acıyla. Diğeri olmadan varolamadığını anlar acıyla. Çok büyük bir kırılma yaşar.

Depresyon süreçte kişiyi yalnızlaştıran, sosyal uyumunu bozan, uzun sürmesi halinde intihar düşüncelerini de içinde barındıran sancılı bir süreçtir. Depresyonun sebebini bulmak tedavi sürecindeki ilk aşamadır. Depresyonun sebeplerini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz. Depresyon tedavisi için şu makaleyi inceleyebilirsiniz.

Panik Atak

Panik Atak

Bilimsel veriler gösteriyor ki bizim beynimiz mutluluk için tasarlanmamıştır. Bizim beynimiz bizi hayatta tutmak için tasarlanmıştır. Ölüm bizim temel korkularımızdan biridir. Biz hiçbir zaman ölmek istemeyiz, sonsuza kadar yaşamak isteriz.

Bizi hayatta tutan iki tane savunma mekanizması vardır. Bunlardan birincisi tehdit ve savunma mekanizmasıdır. Şayet herhangi bir tehlikeyle karşı karşıya kalırsak bizi hayatta tutma mekanizması olan savunma sistemimiz aktive olur ve bizi hayatta tutmak için üç şey yapar;

  • savaşacak kadar gücünüz varsa savaşırsınız
  • kaçacak kadar zamanınız varsa kaçarsınız
  • savaşacak kadar gücünüz, kaçacak kadar zamanınız yoksa donup kalırsınız.

İlk çağlardan itibaren insan zihni bilgiyi diğer nesillere aktararak hayatta kalmanın yollarını bulmaya çalışmıştır. İlk çağlarda insanlar ormanda vahşi hayvanlarla savaşırken, vahşi hayvanlardan kaçarken ya da vahşi hayvan gördüğünde donup ölmüş numarası yaparken bu bilgi nesilden nesile bize aktarılmıştır. Günümüz şartlarında dışarıdan bize yönelecek herhangi bir tehdit olmamasına rağmen beynimizin çalışma sistemi aynı şekilde devam etmektedir. Bunu günümüz şartlarına uyarladığımızda örneğin üzerinize doğru hızla bir arabanın geldiğini gördüğünüzde arabaya karşı koyacak gücümüz olmadığı için zamanımız varsa kaçmayı seçeriz.

Panik Atak Nedir;

Panik atak dışarıdan baktığımızda ölme, daha derin baktığımızda ise öldürülme korkusudur. Kişi panik atak geçirirken öleceğinden korkar. Bu korku ölüm korkusu değil öldürülme korkusudur. Kişi zihinsel olarak bulunduğu ortamda duygusal olarak öldürülme tehdidine maruz kalıyorsa beynimiz hayatta kalabilmek için vücudumuzda pek çok değişiklik yapar. Aslında Panik atak; fiziksel bir saldırı olmaksızın kişinin kendisini fiziksel bir saldırıya hazırlamasıdır. Bizim beynimiz fiziksel saldırıya karşı gösterdiği belirtileri duygusal saldırılara karşı da gösterme eğilimindedir.

Panik atak belirtileri;

Panik atak esnasında vücudumuz savaşmaya veya kaçmaya programlandığı için vücudumuzda birtakım belirtiler meydana gelir. Sempatik sinir sistemimiz devreye girer, vücudumuz adrenalin ve kortizol hormonları salgılamaya başlar. Adrenalin tehlike anında salgılanan bir hormondur. Adrenalin salgılandığı zaman aşağıdaki belirtiler ortaya çıkar;

  • kalp atışlarımız hızlanır
  • solunumumuz hızlanır
  • damarlarımız kasılır
  • muhakeme yetimizi kaybederiz
  • öleceğimizden korkarız
  • kalp kanı beyne ve kaslara gönderir
  • tansiyonumuz çıkar
  • çarpıntı olur

 

Bunlar olurken hızlı nefes alıp vermeye başlarız. Hızlı nefes alıp verdikçe de hava açlığımız artar. Oksijen ihtiyacımız artar. Uzun süre hızlı nefes alıp veren kişide de yine fiziksel bir sonuç olan vücuttaki kalsiyumun azalmasından kaynaklanan ellerimizde kasılmalar olur. Bütün fiziksel belirtiler olup biterken kişiyi en çok korkutan kısım çoğunlukla bu olur. Ellerin kasılmasıyla beraber felç oluyorum ya da ölüyorum korkusu daha da artar.

Panik atak esnasında bunların yaşanması çok normaldir. Fiziksel olarak yaşanan her şey gerçekken, gerçek bir ölüm tehlikesi yoktur.

Buradaki önemli olan nokta şudur. Bu mekanizma sadece fiziksel bir saldırıyla karşı karşıya kaldığımızda devreye girmez. Tehdit ve savunma mekanizmamız duygusal bir saldırıyla karşı karşıya kaldığımızda da devreye girer. Panik atak krizi yaşayanlarınki duygusal bir saldırıdan kaynaklanan bir korkudur.

Panik Atak Krizi Bittiğinde Yaşananlar;

Panik atak esnasında aktive olan sempatik sinir sistemimiz vücudumuzda pek çok değişikliğin olmasına sebep olur. Vücutta öncelikli olarak adrenalin salgılanır. Kişi bu adrenalini harcamıyorsa ki çoğu zaman panik atak kişi otururken ya da hareketsiz dururken olur o zaman o adrenalin harcanmadığı için o enerji kişinin içinde yoğun bir enerji silkülasyonuna sebep olur. Kişi panik atak esnasında hızlı hareket ediyorsa koşuyorsa örneğin adrenalin kişinin içinde kalmaz. Adrenalinin enerji olarak harcanmaması, yani kişi panik atak esnasında hareketsiz durduğunda kişide panik atak sonrasında halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, tansiyonun düşmesiyle beraber yere uzanma ihtiyacı olur.

Panik Atak Sırasında Yapılması Gerekenler;

  • Zihni başka yöne kaydırma; Örneğin parmağa odaklanıp, parmağın üzerindeki çizgilere bakmak. Zihnin aynı anda iki şeye odaklanamıyor.
  • Nefese odaklanmak; Nefes alıp vermeye odaklanmak kriz anında yapılabilecek bir diğer davranıştır.
  • Eft; Kişinin yaşadığı duyguyu içinden sürekli tekrarlaması panik atak anında yapılabilecek bir diğer davranıştır. Yani öldürülmekten korkuyorum, öldürülmekten korkuyorum… gibi

Panik Atak Sebepleri;

Preödipal Sebepler

Panik Atağın çocukluk yaşantılarıyla bağlantısı vardır. Panik atakta iki tane temel sebep vardır. Birincisi ailede panik olan bir ebeveyn veya bakıcı vardır. Ailede panik olan bu kişiyle çocuk özdeşim kurar. Yani bu kişiyi taklit eder. Panik atak geçiren kişiler çoğunlukla normal hayatlarında çok hızlı hareket eden kişilerdir. Hızlı yürürler, hızlı yemek yerler, hızlı sevişirler. Kişi bunu çocukluğunda bir ebeveyninden ya da bakıcılarından birinden(anne,baba, hala, babane,teyze vs) görmüş olabilir.

Ödipal Sebepler

Bir diğer sebep ise Ödipal sebeplerdir. Yani kişi çocukluğunda ödipal dönem dediğimiz ortalama 3-6 yaşlar arasında kalan dönemde annesiyle ya da babasıyla aşk yaşar. Çocuğun karşı cinsi keşfetmesiyle beraber ebeveyninin beğenisi almak için uğraşır. Örneğin erkek çocuğu bu dönemde büyüdüğü zaman annesiyle evlenme hayalleri kurar. Bu bu dönem için geçici ve normal bir şeydir. Çocuk bu hayalleri kurarken ona rakip olan hemcinsinden de korkar yani babasından. Annesiyle evlenirse babası ona kızar diye düşünür. Babanın kızması tehlikelidir yani baba kızarsa çocuğu öldürebilir. Panik atak hastalığı olan kişiler çocukluklarında yaşadıkları bu korkuyu yetişkin hayatlarına taşırlar. Dışarda bir kadın beğendiklerinde babanın onu cezalandırmasından ya da öldürmesinden korkarlar.

İnsan Kendi Kendini Yatıştırabilen Bir Varlıktır

Bizi hayatta tutan ikinci mekanizma ise yatıştırma ve bakım bakım verme mekanizmamızdır. İnsan hayatta kalabilmek için bakıma ihtiyacının süresi en uzun olan memelidir. Bebek dünyaya geldiğinde ona bakım verilmezse bebek kendi kendine bakım veremez. Yapılan araştırmalar fiziksel bakımın dışında dokunulmayan bebeklerin hayata tutunamadığını ve öldüğünü göstermiştir. Yani insan doğduğu andan itibaren hem fiziksel hem de duygusal bakıma muhtaçtır. Bebek ağladığında bebeğin ihtiyacını ebeveyni karşılar. Örneğin bebek aç olduğu için ağlıyorsa ve canı yanıyorsa anne ona meme verir ve bebek sakinleşir. Süreçte bebek biraz daha büyüdüğünde vücuduna herhangi bir zarar geldiğinde örneğin parmağı yandığında anne bebeğin parmağını öper, bebeği okşar ve acısını dindirmeye çalışır. Çocuklar düştüklerinde annelerinin yanına koşup annenin çocuğun acısını dindirmesini beklerler. Bir süre sonra çocuk kendi kendini yatıştırmayı öğrenir. Annenin çocuğa yaptığı bakımı çocuk kendi kendine vermeye başlar. Düştüğünde kendi dizine kendisi dokunur ve kendi yarasının acısını kendisi hafifletmeye başlar.

Panik Atak Tedavisi;

Panik atak hastalarının çoğunun en büyük korkusu tekrar panik atak geçireceğim korkusudur. Psikoterapi tekniği ile panik atağın tedavisi mümkündür. Terapide panik atağın öncelikli olarak sebebi bulunur ve danışana fark ettirilir. Farkındalıkla beraber danışan süreçte duygularını anlamlandırmayı ve kontrol altına almayı öğrenir. Bizim zihnimiz karışıklıktan endişe duyar, duygularını anlamak ve kendi kendine yorumlamayı öğrenmek danışanın dışarıdaki hayatında daha konforlu ve daha az kaygılı yapar.

 

 

 

 

 

 

Postpartum Depresyonu ve Tedavisi

Depresyonun kadınlarda görülme sıklığı erkeklerden daha fazladır. Doğumla birlikte hormonal pek çok değişiklik olur.  Doğumdan sonra annenin depresyona girmesi çocuğun gelişiminde kalıcı hasarlara neden olur. Yapılan araştırmalar İlk birkaç hafta yaşanan olumsuz duygu ve durumunun, uykusuzluk, yorgunluk gibi sebeplerden kaynaklı pek çok kadında duygusal iniş çıkışların olduğunu gösterirken daha uzun süren duygu durum bozukluklarının çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir.

BEBEK DÜNYAYA GELDİĞİNDE ANNENİN BAKIMINA MUHTAÇTIR

Bebek dünyaya geldiği andan itibaren fiziksel olarak diğerinin bakımına muhtaçtır. Bebek anne karnında milimetrik olarak hesaplanan bir sistemden gerçek dünyaya yani beslenmeye, korunmaya, dokunulmaya, sıcaklığa ve temasa ihtiyaç duyduğu yere geldiğinde Otto Rank’ın tabiriyle ilk travmasını yaşar. Bunun adı ‘doğum travmasıdır’. Bebeğin ihtiyacı hiçbir zaman anne karnındaki gibi mükemmel olarak karşılanmayacak ancak ihtiyaçları yerinde ve yeterince karşılandığı zaman ilerde sağlıklı bir çocuk ve yetişkin olabilecektir.

BEBEĞİN ANNENİN BAKIMINA BAĞIMLI OLMASI ANNEDE KAYGI YARATABİLİR

Anne kendisine her bakımdan muhtaç ve bağımlı olan bebeğin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanabilir. Özellikle çoğul gebeliklerde ve ilk gebeliği olan annelerde bu durum annenin kaygısını daha da yükseltir. Anne bebeğin sürekli ve bitmeyen ihtiyaçlarına karşı boğulma hisseder.

Geçmişte bebeği olan annelerin daima etraflarında onlara yardımcı olabilecek bir annesi, teyzesi, akrabası ya da komşusu vardı. Bu komşular bebeğin bakımına yardımcı olurken anne kendisine bireysel olarak zaman ayırabilmekteydi. Gittikçe yalnızlaşan ve bireyselleşen toplumla beraber anne bebeğinin bakımında yalnız kaldı.

POSTPARTUM DEPRESYONUN OLUŞMASINDA DIŞ ETKENLER

İstenmeyen gebeliklerde, sosyo-ekonomik zorluk yaşayan ailelerde, eşin duygusal olarak yeterince destekçi olmadığı durumlarda, ölüm ayrılık gibi beklenmedik hayati olaylarda, evlilik dışı gebeliklerde postpartum depresyon olma olasılığı daha yüksektir.

DOĞUM SONRASI DEPRESYONU NASIL ANLAŞILIR

Doğum sonrasında yaşanan depresyon aslında bildiğimiz depresyona çok benzerdir. Belirtileri şöyledir; daha önce keyif alınan etkinliklerden artık keyif alınmaması, boşluk, anlamsızlık ve hiçlik duyguları, enerji azlığı, çok fazla uyuma ya da sürekli uykusuzluk sorunları, halsizlik, rutin yeme alışkanlığının dışında çok az yeme ya da aşırı yemek yeme davranışı, cinsel isteksizlik, sürekli huzursuzluk hissi, konsantrasyon sorunları, yalnızlık, çaresizlik ve intihar düşünceleri. Bu belirtilerden biri ya da bir kaçı annede görülebilir. Ayrıca anne bebeğine zarar vereceği korkularını taşıyabilir.

Deprese olan annelerin bebekleriyle ilişkilerinde uzun süre bebekle göz teması kuramadığı, diğer annelere göre fazla öfkeli olduğu, çocuklarıyla duygusal bağ kurmakta zorlandıkları, çocuğun çıkardığı seslere karşı kayıtsız kaldığı ve ve çocuklarına geri bildirimde bulunmakta zorlandıkları görülmüştür.

Depresyonun ilerlemesiyle birlikte annenin ruhsal durumu daha da gerileyerek psikotik bir atak geçirme ihtimali vardır. Psikotik atak geçiren annelerde bebeğini ve kendisini öldürme düşünceleri, bebeğin bakımını yapamama, kirlilik duyguları, bebeğin kendisine ait olmadığı düşünceleri, etraftan kendisine ve bebeğe zarar geleceğine dair paranoid korkular olabilmektedir.

BİR ÇOCUK İYİ BİR ANNE OLAMADIĞI İÇİN KORKUNÇ BİR SUÇLULUK DUYABİLİR

 Justin Call

Yapılan araştırmalar annenin ailesinde postpartum depresyon geçmişinin olmasının duygusal bir geçişi olabileceğini gösteriyor. Özellikle annenin kendi annesi böyle bir durum yaşadıysa annede de görülme olasılığı oldukça yüksek. Sistem aile dizimi terapilerinde mutsuz, duygusuz ve uzak olan annelerin büyüttüğü çocukların kendileri anne olduklarında da annelerinin duygularına benzer duygular yaşadıkları görülüyor. Depresyon sorunu yaşayan annelerin kendi anneleri, çocuklarıyla ilişkilerinde düzensiz, dengesiz ve soğuktur. Çocuklarını kendi iç çatışmaları yüzünden anlayamazlar ve çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını karşılayamazlar. Dolayısıyla  kendi iç dünyasını düzenleyemeyen anne ilerde kendi çocuğunun iç dünyasını düzenleyebilme becerisini kazanamaz.

ANNENİN BİLİNÇDIŞI DUYGULARI POSTPARTUM DEPRESYONU TETİKLEYEBİLİR

Anne bebeğine kendi ebeveynlerinden ya da kardeşlerinden birinin tasarımını yansıtabilmektedir. Böyle bir durumda anne duygusal bir kaos yaşar, bebeğiyle ilgili gerçekçi tasarımları olmadığı için yaşadığı bu kaotik durumun sonucu olarak postpartum depresyon yaşayabilmektedir.

ANNENİN DEPRESYONUNUN BEBEĞE ETKİSİ

Bazı anneler depresyonun ortalama bir yıl içinde azaldığını belirtseler de çoğu annede bu durum çok uzun süre devam etmekte ve herhangi bir psikolojik destek alınmadığı taktirde diğer gebeliklerde tekrar etmektedir. Özellikle bebek açısından beyin gelişiminin en hızlı olduğu ve nöronal ağların hızla geliştiği bu dönemde annenin postpartum depresyon yaşaması bebeğin beyin gelişiminde kalıcı hasarlara sebep olabilmektedir. Annesi depresyonda olan bebeklerde de depresyon ve geri çekilme belirtileri görülmektedir. Ayrıca bu bebeklerde bağlanma sorunları olduğu görülmüştür.

Annesi depresyonda olan bebeklerin dış dünyaya karşı keşif duyguları azdır, diğerlerine bakmaktan kaçınır, öğrenme kapasiteleri daha düşüktür, diğerleriyle ilişkileri daha kısa süreli ve zayıftır, duygusal gelişimleri yaşıtlarına göre daha geridedir, yeni bir duruma alışma süreleri daha uzundur.

TEDAVİSİ VE BAŞA ÇIKMA

Aşırı ihmal edilmiş ya da duygusal ve fiziksel ihtiyaçları yerinde ve yeterince karşılanmamış kadınlarda görülme olasılığı daha yüksektir. Tedavide kişinin depresyonda olduğunun farkında olması bunun psikoterapi uygulaması ile geçebileceğini bilmesi önemlidir.

Psikoterapide terapist danışan arasında kurulan iletişim sonucunda aktarım ilişkisi başlar. Terapistin aktarımı yorumlaması, danışanın terapide ilerlemesini sağlar. Çocukluk çağında yaşanılan olayların bugünkü hayatıyla bağlantısı konuşulur. Zamanla depresyonun azaldığı ve geçtiği gözlenir.

 

 

Depresyon

Depresyon nedir? Sebepleri ve Tedavisi

Depresyon karamsarlık,  durgunluk, isteksizlik, depresif duygu durum, cinsel istek azalması ve güçsüzlük duygularının baskın olduğu duygusal bir çöküşün adıdır. Depresyonda çoğu zaman bir kayıp duygusu vardır. Bir ayrılık, bir ölüm, bir yıkım, maddi kayıp; yani kişinin anlam yüklediği, değer verdiği, sevdiği bir şeyi kaybetmesinin sonucudur aslında. Depresyonun ilerlemesiyle birlikte zihinsel bir yavaşlama, hareketlerde azalma, yataktan çıkmak istememe, uyumanın zorlaşması, iştahın azalması gibi pek çok belirtiler de görülebilmektedir.

Depresyon Belirtileri Nelerdir?

Depresyonda kişideki değerlilik duygusu bozulmuştur. Kaybedilen şeyin geri gelmesi de artık kişiyi mutlu etmeye ve eski hayatını sürdürmeye yetmez. Örneğin maddi olarak çok büyük kayıplara uğrayan biri bu kaybını karşılayabilecek bir gelir kaynağı bulsa bile keyifsizliği ve mutsuzluğu devam eder. Bunun sebebi kaybın kişinin zihnindeki sürede geri gelmemesi ve onu tekrar kaybedeceğine dair korkudur. Bir kez para kaybetmiştir, bir kez sevgilisi terk etmiştir ya bunu tekrar yaşarsam diye düşünür.  Yani sevgilisiyle ayrılan biri sevgilisinin kısa bir sürede ona geri döneceğini düşünür. Süre uzadıkça kişi, önemsenilmeme, değersizlik ve yetersizlik duyguları hissetmeye başlar. İstenen  nesnenin elde edilememesi, özlenen doyumun sağlanamaması kişiyi depresyona sokar. Gideni geri getirme gücüne sahip olmadığını anlar acıyla. Diğeri olmadan varolamadığını anlar acıyla. Çok büyük bir kırılma yaşar.

Depresyon süreçte kişiyi yalnızlaştıran, sosyal uyumunu bozan, uzun sürmesi halinde intihar düşüncelerini de içinde barındıran sancılı bir süreçtir. Depresyonun sebebini bulmak tedavi sürecindeki ilk aşamadır. Depresyonun sebeplerini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz.

Depresyonun Sebepleri;

Anne-Çocuk İlişkisinde Yeniden Yakınlaşma Döneminde Yaşanan Sorunlar(Kendilik Aktivasyonu)

Çocuk bir yaşında yürümeye başladıktan sonra kendi iradesini kullanmak, her şeyi keşfetmek ister. Anneden uzaklaşır, yan odaya gider, annenin elini tutmasını istemez özgür olmak ister. Çocuk anneden ilk ayrıldığında fark eder ki ben ve öteki farklı, annem ve ben farklı insanlarız. Ben kendi başıma yan odaya koşabilirim, koltuğa tırmanabilirim ya da şu meyveyi alıp yiyebilirim, her şey benim kontrolümde diye düşünür.  Çocuk ortalama 18 aylık olduğunda güvenli olan yere tekrar sığınma, annenin desteğini alma duygularıyla anneye tekrar geri döner. Bu dönemde anne çocuğa küser, geri geldiğinde artık onunla ilgilenmeyip çocuğu cezalandırırsa, duygusunu keserse çocuk anneden ayrışamaz. İlerleyen yaşlarda başarılı olduğunda, yeni bir hobi edindiğinde, tek başına hayattan keyif alabileceği bir etkinlik bulduğunda, yani kendisi için bir şey yaptığında içinde büyük bir keder ve huzursuzluk yaşar. Aslında dışarıdan bakıldığında güzel olan şey kişinin iç dünyasında büyük bir çöküntüye sebep olabilir. Bu anneden ayrışıp kendi başına denemeler yapan çocuğun duygusudur.

Bu kişilerin ayrılıkları hep törenle olur, ilkokuldan ortaokula geçtiğinde, başka bir şirkette çalışmaya başladığında, şehir değiştirdiğinde, ev değiştirdiğinde çok yoğun bir iç sıkıntısı yaşarlar. Ayrılık bu kişiler için çok zor bir deneyimdir. Zor olmasının sebebi geri döndüklerinde bıraktıkları kişileri aynı bulamama korkusudur. Bu çocuğun yeniden yakınlaşma döneminde annesini bıraktığı gibi bulamamasının sonucudur.

Ödipal Sorunlar

Kız çocukları için babaları çok özeldir. İlk tanıdıkları karşı cins babadır. Erkek çocukları için de anneleri çok özeldir. 4-6 yaşlar arasında çocuk cinsiyet rolünü kavramaya başlar. Kendi cinsiyetini fark eden çocuk karşı cinsiyetinde olan ebeveyniyle çocukça bir aşk yaşar. Sağlıklı anne babaların çocuklarında 6 yaşından sonra bu ilişki ebeveyn-çocuk ilişkisine tekrar geri döner. Bazı ailelerde ise bu ilişki hiç bitmez. Örneğin baba kızına hep aşkım diye hitap eder, ya da anne oğluna bitanem der. Bu sözcükler sevgiliye söylenen sözcüklerdir. Bu duygularla büyüyen çocuklar ilerleyen yaşlarda ebeveynlerine benzeyen eşler seçme eğilimde olurlar. Bu eşler ilk aşamada kişiye çok iyi gelir, mutlu eder. Zaman ilerledikçe bilinçdışından gelen duygular yükselmeye başlar. Baba ile beraber olduğu için kendini şuçlama, kendine kızma, öfkelenme, depresif duygular, kaygı ve çok yoğun bir korku duygusu olur. Çocuk için baba ile beraber olmak bilindışında annenin çocuğu cezalandırmasına sebep olur. Korkunun sebebi daha çok buyken diğer duyguların sebebi kendi içinde yaşadığı çökkünlüktür. Bazen kadınlar bunu doğumdan sonra yaşar. Doğuma kadar her şeyin yolunda olduğunu, doğumdan sonra depresyona girdiklerini söylerler. Sebebi aynıdır. Bilinçdışında baba veya anneye benzeyen kişiyle beraber olmak.

Başarısız Olmak(Yetersizlik Duygusu);

Çocuk dışarıdaki dünyayla ortalama 6-12 yaşlarında ilişki kurmaya başlar. Çocuğun dışarıdaki dünyaya kendini kabul ettirebilmesi için bir şeyler yapması gerekir, her hangi bir konuda başarılı olmak, fiziksel olarak beğenilmek, düzenli olmak, yani toplumun kabul ettiği  bir konuda kendini ortaya koymak. Başarı toplum içinde varolmak için temel bir duygudur. Ortalama olarak sağlıklı olan anne babalar çocuğunu sever, çocuğun kendini sevdirmesi için bir çabaya ihtiyacı yoktur ancak bu durum toplum için geçerli değildir.

Çocuk yetişkin olduğunda da toplumda varolmak ister. Toplumda kendine yer bulamayan, başarılı olmayan kişiler depresyona girer. Depresyonda değerlilik duygusu bozulduğu için çevre ve kendilik olumsuz değerlendirilir. Kişi kendisini kötü, değersiz, boş bir kişi olarak algılar. Bu kişiler dışarıdaki dünyaya karşı isteksiz ve çoğu zaman edilgendir. Kişi başarısızlığını ve düş kırıklıklarını kendi yetersizliğine bağlar.

Kollektif Bilinç;

Kişinin kendi yaşadığı yaşantılar vardır, çocukluk anıları, travmaları, duyguları. Bir de çevresiyle yaşadığı anılar vardır anne-babasıyla, öğretmeniyle, arkadaşlarıyla, akrabalarıyla. Anne babanın da kendi yaşadığı ilişkiler vardır, yaşadığı mahallenin, kültürün yani toplumun duyguları vardır. Kişinin hissettiği duyguların tamamı kişiye ait değildir, bazen anne babasının, yaşadığı toplumun duygularını hisseder. Örneğin ailesinde tecavüz hikayesi olan bir kişiye anne-baba acaba kızım da tacavüze uğrar mı duygusuyla bakabilir. Bu kişi ilerleyen yaşlarda içgüdüsel olarak sürekli tecavüze uğrama korkularıyla baş etmek zorunda kalabilir. Depresyon da durum böyledir. Mesela o yaşanılan toplulukta ya da şehirde mutlu olmak kötü bir şey. Mağdur, gariban olmak iyi bir şey. Ya da acı çekmek iyi bir şey, gezip tozmak,eğlenmek kötü bir şey olarak değerlendiriliyor olabilir. O toplumda yetişen çocuk büyüdüğünde, zengin olduğunda, gezip tozduğunda kötü hisseder. Ailem mutsuz, mağdur ben gezip tozuyorum diye düşünür. iç sesi bunu hak etmediğini, herkes bu durumdayken onun da onlar gibi olması gerektiğini söyler. Bu kişide büyük bir iç karışıklığı yaratır ve depresyona sebep olabilir.

Depresyonun Tedavisi

Depresyon nasıl geçer sorusunun cevabı olarak, Psikodinamik psikoterapi tekniğiyle önce kişideki depresyonun sebebi bulunur. Depresyon süreciyle ilgili ayrıntılı anamnez alınır. Bu süreç kişiye özeldir dolayısıyla depresyona giren kişilerin duyguları birbirinden farklılık gösterebilmektedir. Danışanın duyguları derinleştikçe çocuklukla bugün arasında bağlantı kurulur. Bilinçdışı uzun süreli bir birikimin ürünüdür. Dolayısıyla bugün hissedilen duygu, yapılan davranış, zihne gelen düşünce sadece bugünün ürünü değildir.

Danışan ve terapistin kurduğu dinamik ilişki, geçmişle bugün bağlantısı, kişinin yaşadıklarını anlamlandırmasını sağlar. Anlamlandırma ilk aşamadır. İkinci aşama ise dönüştürmedir. Terapist danışanın duygularını saygılı, sakin, dingin, yargılamadan, şefkatli bir şekilde dinler. Böylelikle danışan farklı bir ilişkiyi tecrübe eder. Bu da danışanın duygularını kabullenmesini, dönüştürmesini değiştirmesini sağlar. Süreçte  danışanın terapistine çeşitli aktarımları olur, terapist danışanın çocukluğunda zaman geçirdiği figürlerle eşleşir, bunun yorumlanması ve danışanın farklı bir ilişkiyi tecrübe etmesi terapinin derinlemesine çalışma dönemi dediğimiz dönemde olur. Yapılan araştırmalar terapinin kişideki beyin yapısını değiştirdiğini, nöronal ağlar arasındaki etkileşimi artırdığını ve kişiye daha konforlu bir hayat sunduğunu göstermektedir

Depresyon Ne Kadar Sürer?

Depresyonun şiddeti ve süresi kişiden kişiye deşiklik göstermektedir.