Aşkta Ara Olur Mu?

AŞKTA ARA OLUR MU?

– Zaman zaman taraflardan biri ilişkiye ara vermeyi teklif edebiliyor. Peki ilişkiyi dondurup, sonrasında kaldığı yerden devam etmek mümkün mü?

Olur. Sevgili, partner ya da evlilik ilişkilerinde en büyük sınavlardan biri farklılıkların ve anlaşmazlıkların nasıl ele alınacağıdır. Çiftler bazı konularda anlaşamadıklarında tartışmaları çoğu zaman münakaşaya sonra da kavgaya dönüşür. Birbirini seven iki insan ilişkinin ilerleyen zamanlarında sevgi dolu bir şekilde konuşmayı bırakıp birbirlerini incitmeye başlayabilir. Taraflardan biri diğerini incitebilir, suçlayabilir, yakınabilir, çok talepkar davranabilir ya da kuşkulanabilir . İlişkinin bu şekilde devam etmesi her iki tarafında yaralanmasına ve tamiri mümkün olmayan bir sona götürebilir. Bu şekilde bir ilişki döngüsüne girildiyse her iki taraf için de ilişkiye bir süre ara vermek uygun olur.

– Bu talebin temelinde ne olabilir?

Bu talebin temelindeki duygu kadınlar ve erkekler açısından farklılık gösterir. Kadınların ihtiyacı ilişkidir. Dolayısıyla kadınlar yaşadıkları sorunu ilişkinin içindeyken çözmeye çalışır. Karşılılıklı bir anlaşmazlık olduğunda kadın konuşup sorunu halletmek ister, erkeğin duygusu ise uzaklaşmak ve yaşadığı sorunu kendi kendine çözmeye çalışmaktır. Dolayısıyla böyle bir teklifle gelen bir kadınsa kadının duygusu ilişkiye dair umutsuzluktur. İlişkinin içinde ihtiyacının giderilmediğini, ilişki bu şekilde devam ederse bitebilir sinyali taşır. Böyle bir teklifle gelen taraf erkekse erkeğin duygusu daha çok boğulma, işgal, kendine alan açma isteğidir. Kadın ve erkek beyni bu noktada farklı çalışır. Kadınların hep ilişki içinde olma isteğine karşı erkekler yalnız zaman geçirmeye, bağımsız olmaya ihtiyaç duyar. Bu ilişki içinde çatışma yaratır.

Diğer taraf nasıl hisseder kendini böyle bir durumda?

İlişkiye ara vermek isteyen erkekse kadınların ilk düşündüğü ihtimal başka bir kadının varolduğu ihtimalidir. Böyle bir durumda kadın terk edilmeye karşı yoğun bir korku ya da kaygı hissedebilir. Burada önemli olan ayrıntı şudur. Her iki tarafın da böyle bir karar verirken ortaklaşa bir zaman belirlemeleri gerekir. Bir hafta ya da bir ay olabilir. Belirsizlik duygusu kadını çok rahatsız eder, ya bir daha hiç görüşemezsek diye düşünebilir. Terk edilme kaygısıyla ya da yalnız kalma korkusuyla başka bir partner arayışına girebilir. Ortaklaşa bir zaman diliminin belirlenmiş olması her iki tarafın da ilişkiye dışarıdan bir gözle bakabilmelerini sağlar. İlişkide yanlışlarını, eksiklerini ve hatalarını görmelerini sağlar.

İlişkiye ara vermek isteyen taraf kadınsa erkeğin duygusu öncelikle şaşkınlık olur, kadınının netliğini anladığında ise öfke ve yetersizlik duyguları hisseder.Erkeğin ilişkinin içinde en fazla talep ettiği duygu takdir edilme, beğenilme duygusudur. Erkek ilişkide cinsel performansının, zekasının, başarısının takdir edilmesine ihtiyaç duyar. Kadınlar ilişkinin başlarında erkeğin bu ihtiyaçlarını karşılama eğiliminde olur. İlişkinin ilerleyen süreçlerinde kadının takdiri ve beğenisi azalmaya başlar. Bu aşamada kadından böyle bir talep geldiğinde erkek başarısız olduğunu, yetersiz olduğunu hisseder. Dışarıdan gösterdiği duygu çoğunlukla öfke ya da umursamazlıktır. Bu duygu içinde hissettiği duygudur.

– Sıkça tartışma yaşanıyorsa, bağlılık, aşk ya da sevgiye ilişkin bir tereddüf varsa,

ilişkiden yeterli doyum alınamıyorsa veya bunlara benzer sorunların olması halinde

ilişkiye ara verip, biraz olsa da durumu değerlendirmek iyi bir seçenek olabilir mi?

Tabi. Böyle bir süreç içine girildiyse her iki tarafın da uzaklaşıp ilişkiden beklentilerini gözden geçirmelerinde fayda var. Partnerimden beklentim nedir? Partnerim bu beklentimin ne kadarını karşılayabiliyor. Bu soruların cevabını kişilerin kendi kendine vermesi uygun olur.

– Ara vermenin ardında tekrar devam edilme ihtimali nedir?

Evet, ara verme talebinin altında yatan temel duygu budur. Burda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa ilişkiyi sonlandırmaktantan ziyade ilişkiyi nasıl devam ettirebilirimin kaygısıyla böyle bir öneride bulunur zaten. İlişki iki taraflıdır. Benim tecrübelerim partnerler birbirlerini seçiyorlarsa her iki tarafın da ruhsal sıkıntıları brbirine yakındır. Yani ilişkide bir kişi yüzde yetmiş sorunlu, diğeri yüzde otuz sorunlu, böyle bir ilişkiye henüz rastlamadım. Biz ruhsal olarak kendimize benzeyen kişileri severiz, kendimize benzeyen kişilere aşık oluruz. Dolayısıyla böyle bir durumda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa o kişi ilişkinin içindeki sorunları daha net görmeye başlamış diyebiliriz.

– Bu durumu sadece birlikteliklerle sınırlamayıp, evlilik içinde de ele almak

gerekirse… Evlilik kurumu nasıl etkilenir?

Evlilik dediğimiz zaman işin toplumsal, sosyolojik pek çok farklı yönleri de devreye giriyor. Evlilik ilişkisinde de benzer bir şekilde ortaklaşa bir süre belirleyip bir süre görüşmemek her iki tarafında da yaşadıkları ilişkiye daha objektif bakmalarını sağlayacaktır. Mümkünse bu süreci çevresindeki kişilere anlatmamak uygun olur. Çok yakın gördüğü birkaç dostuna anlatılabilir fakat aileler işin içine girdiğinde her iki tarafın da duyguları objektiflikten uzaklaşır. Kim haklı tartışmasına döner.

– Çocuklara bu nasıl açıklanmalı?

Çocuklara bu durum gerçekçi bir şekilde açıklanmalıdır. Biz annenle(babanla) bazı konularda anlaşamıyoruz. Bir ay kadar ben farklı bir evde yaşayacağım. Benimle istediğin zaman ilişki kurabilirsin. İhtiyaç duyduğunda beni arayabilirsin şeklinde bir açıklama yeterli olacaktır. Burda önemli olan çocuğa bunu açıklarken hissedilen duygudur. Öfkeli, korkmuş, çaresizlik içinde bir duyguyla açıklarsanız çocuk elbette bu süreçrten çok etkilenir. Ama eşler önce bu konuyu kendi içlerinde netleştirip, duygusunu hazmedip sonra bu meseleyi çocuğa açma yoluna gitmelidir.

– Uzman desteği hangi aşamada devreye girmeli?

Uzman desteği her iki tarafın da birbirine olan saygısını koruduğu fakat anlaşmazlıklarla başedemeyeceklerine karar verdiği noktada devreye girmeli. Çiftler genellikle birbirlerine olan bütün kredilerini kullandıktan sonra son çare olarak bir uzmana başvuruyor. Burda da taraflardan birisi çoğunlukla ilişkiyi kafasında bitirmiş olarak geliyor. Yani destek amacıyla değil de biz anlaşamıyoruz, uzman da bunu onayladı o zaman ayrılalım yoluna gidiyorlar.

İlişkinin başlarında her şey çok güzel olur. Zamanla, yakınlaştıkça sorunlar çıkmaya başlar. Erkeğin kadından beklentileri çocukluğunda eksik kalan duyguların tamamlanmasıdır. Takdir görme, beğenilme, sevgi, özgürlük gibi kişiden kişiye farklılık gösterir. Kadının erkekten beklentileri de çocukluğunda eksik kalan duygulardır. Yani her iki taraf da çocuklukta doyurulmamış ruhsal ihtiyaçlarının giderilmesini ister. Kadınların ihtiyacı sevgi, şefkat, korunma, terk edilmeme, bağlılık ve güvendir. İlişkinin içindeki bu ihtiyaçlar zamanla karşılanmamaya başlar. Tam bu aşamada bir uzman desteği almak önemlidir. Her iki tarafında yetişkin olarak birbirini görmesi önemlidir. Taraflar karşılamaya çalıştıkları duyguların yetişkin olarak ihtiyaçları olan duygular değil de çocuklukken eksik kalan duygular olduğunu görür. Bu aşamada terapiye gelen çiftler çoğunlukla ilişkilerinde bir uyanış yaşar. Ve birbirleriyle çatışmayı bırakıp kendi iç dünyalarıyla temas kurar.. İlişkiden beklentileri daha gerçekçi ve olgun olur. En önemlisi diğerinin annesi ya da babası olmadığını görür. Cinsel ilişkileri çok daha doyurucu ve keyifli olur. Beraber vakit geçirmekten de keyif alırlar ayrı ayrı vakit geirmekten de. Yani ilişkide hem özgür olurlar hem bağlı ve güvende.

– Çiftlere Önerilerim

Benim gözlemim çiftlerin yapışık ikiz gibi sürekli beraber bir aktivite yaptıkları yönünde. Çiftlere önerim kendi kendilerine vakit geçirmekten keyif alacakları etkinlikler bulmaları. Örneğin çiftlerden biri yürüyüşe çıkıyorsa diğerinin evde kalıp kitap okuması. Bizim beynimizde bağlanmayı sağlayan bir hormon var. Adı oksitosin. Oksitosin birkaç dakika sarıldığımızda salgılanmaya başlıyor. Azaldığında ise beyin bu hormona ihtiyaç duyuyor. Sürekli beraber gezen çiftlerde bu hormon eksilmiyor. Dolayısıyla diğeriyle yaşanan keyifli duyguya erişilmiyor. Ara ara birbirinden uzaklaşan, ayrı ayrı zaman geçiren çiftlerin birbirlerine daha bağlı olduğunu, beraberken daha keyifli vakit geçirdiğini gözlemliyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

Çocuğun Cinsel İstismarı, Nedenleri ve Sonuçları

Son günlerde medyada çıkan haberler nedeniyle çocuğun cinsel istismarı tekrar gündeme geldi. Cinsel istismar;  çocuğun kendisinden daha güçlü gördüğü bir yetişkinin ya da yaşıtının çocuğu cinsel doyum sağlamak amacıyla kullanmasıdır.  Çocuk kendisinden güçlü olarak gördüğü bu kişiden korktuğu için onun isteklerine boyun eğer. Cinsel taciz, güçlü olan tacizcinin çocuğu öpmesi, okşaması, cinsel ilişkiye zorlaması  olabildiği gibi tacizcinin vücuduna, cinsel organına çocuğun dokunması için çocuğu zorlaması da olabilir.

Teknolojinin ilerlemesiyle beraber çocukların cinsellikle tanışma yaşı çok düştü.  Çocuklar internette televizyonda ya da bir oyunda cinsellik içeren bir bilgiyle ya da görselle çok küçük yaşlardan itibaren karşılaşabiliyor. Yirmi yıl önce 12-13 olan ergenlik yaşı da 9’lara kadar indi. Cinsellikle bu kadar erken yaşta karşılaşan çocuklarda erken erotizasyon görülme sıklığı da gün geçtikçe artıyor. Bu da çocuk tacizlerinin artmasına sebep oluyor.

Sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olan çocuk cinsel tacize uğradığını hangi yaşta olursa olsun duygusal anlamda  fark eder. Cinsellik insan beyninde çok yüksek ateşlenme yaratan bir duygudur, dolayısıyla çocuğun yaşadığı bu duygu diğer hissettiği duygulara benzemediği için çocuk hissettiği bu duygunun farklı bir duygu olduğunu bilir. Çocuğun ayıp kavramını öğrenmesi ise ortalama üç yaş civarında olur. Üç yaşından sonra çocuk cinsel tacize maruz kaldığında bunun yasak, ayıp, yapılmaması gereken bir davranış olduğunun farkındadır.

Nedenleri;

Ailedeki İşgal ve İhmal Cinsel Tacize Sebep Olabilir

Cinsel tacize uğrayan çocukların çoğunluğu içe kapanık, sessiz, kendi halinde çocuklardır. Bu çocuklar ailede ihmal edilen, yeterinde ilgi, sevgi ya da şefkat görmeyen, yalnız büyüyen çocuklardır. Tacizci kendisine kurban seçerken özellikle bu tip çocukları tercih eder. Bu tip çocukları tercih etmesinin sebebi tacizinin ortaya çıkmamasıdır. Tacizci, istismar ettiği çocuğu tacizi hiç kimseye anlatmaması gerektiği konusunda ikna eder, çocuk direnirse tehdit eder. Ama çoğunlukla bu durumdaki bir çocuk direnç göstermez. Yaşadığı duygunun ayıp olduğunu kendisi de hissettiğinden tacizi saklar.

Tacizci çocuğu tamamen çaresiz olduğuna ve direnmesinin boşuna olduğuna inandırır. Çoğu çocuk tacizcisinin doğaüstü güçleri olduğuna dair bir inanç geliştirir. Tacizci onun düşüncelerini okuyabilir, hayatını tamamıyla kontrol edebilir zanneder. Tacizi saklamasının sebebi de çoğunlukla budur.

Cinsel tacize maruz kalan çocukların bir diğer özelliği ise ailenin çocukla kurduğu fiziksel temasın azlığıdır. İnsan doğduğu andan itibaren fiziksel temas kuracağı birini arar. Yapılan araştırmalar fiziksel temasla büyüyen çocukların beyin gelişimlerinin yaşıtlarına oranla daha yüksek seviyelerde olduğunu göstermiştir. Dokunulmanın beyinde yatıştırıcı, sakinleştirici bir etkisi vardır, ayrıca bağlanma hormonu dediğimiz oksitosin salgılanmasını da sağlar. Fiziksel temastan yoksun büyüyen çocuklar bu ihtiyaçlarını etraflarındaki kişilerden karşılamaya çalışır. Çocuğun bu ihtiyacını gören tacizci ise çocuğu kendi cinsel duygularını tatmin etmek amacıyla kullanmaya başlayabilir.

Cinselliği Sevgi Zanneden Çocuklar

Çocuk küçük yaşlardan itibaren cinsel duyguyla sevgi almayı öğrenmişse  cinsel tacize açık hale gelir. Aile içinde çocuğa sevgi gösterme şekli cinsel organına dokunarak oluyorsa, örneğin aile büyüklerinden biri erkek çocuğun büyüyüp büyümediğini pipisine dokunarak ölçüyorsa, çocuğun altı temizlenirken cinsel organı öpülüyorsa çocuk sevgi alırken cinsel duygular da hisseder. Bazen de bu durum örtük bir şekilde gelişir ve aile bunu bilmez. Çocuğun yanında cinsel ilişkiye girme, evin içinde küfürlü konuşmalar, ailenin çocukla çıplak banyo yapması, ailenin çocuğun yanında soyunması, çocuğun yanında anne babanın birbirine erotik duygular vermesi de çocuğun cinsellik ve sevgi arasında bir bağ kurmasına sebep olur. Dolayısıyla dışarıdan biri çocukla bu şekilde bir ilişki içine girdiğinde çocuk bunu sevgi olarak algılayabilir.

Sonuçları;

Cinsel Taciz Kişilik Bozukluklarına Kapı Aralıyor

Borderline kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler üzerinde yapılan araştırmalar bu kişilik bozukluğuna sahip kişilerin yüzde ellisinin çocukluk döneminde tacize uğradığını gösteriyor. Çocukluk döneminde yaşanan taciz kimlikte dağılmaya, bölünmeye sebep olur. Çocuk yaşadığı bu duyguyla baş edemeyeceği için bu duyguyu dondurur. Yani tacize uğrayan kişinin benliğinde birbiriyle temas kurmayan ayrı ayrı parçalar vardır. Tacize uğrayan parçası aktifleştiğinde kişi kendisine yabancılaşma, boşluk, anlamsızlık, intihar duygularına kapılabilir.

Tacize uğrayan çocuk çoğunlukla kendisini suçlar. Bu çocuklar yaşadıkları her şeyin sorumlusu olarak kendilerini gördükleri için bunu bir yetişkinle paylaşmak istemez. Bunu söylediklerinde suçlanacağından, inanılmayacağından korkar.

Tacize uğrayan çocuk etrafındaki insanlardan uzaklaşmaya başlayabilir. Kendisine bakım veren yetişkinlerin onu korumadığını düşünebilir, ya da tam tersi taciz sonrası bu çocuklar cinsellikle aşırı ilgilenmeye başlayabilir, flörtöz davranışlar sergileyebilir,  cinsel oyunlarında artış olabilir, mastürbasyon yapmaya başlayabilir.

Ailelere Önerim

Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun yanında cinsel ilişkiye girilmemesi gerekir. Çocuğun altını değiştiren yetişkinin mümkünse tek bir kişi olması uygundur. Anne olabilir bu kişi anne müsait olmadığında baba devreye girebilir. İki yaşından sonra çocuğun aileden herhangi biriyle uyuması uygun değildir, özellikle anne babanın arasında yatması uygun değildir. Çocuğa tuvalet eğitimi verilirken çocuğun yanında çocuğa öğretmek amaçlı anne veya babanın tuvaletini yapması uygun değildir. Çocuk mümkünse tuvalette tek başına tuvaletini yapar anne veya baba kapıda bekleyip çocuk ihtiyaç duyduğunda onları çağırabilir.

En önemlisi çocuğun kendi ruhsal ve bedensel bütünlüğü kavramasıdır. Bu da ruhsal olarak çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşimle mümkün olur. Anne ve babanın çocuğun ruhsal ve bedensel olarak kendilerinden ayrı bir insan olduğunu görmesi çok önemlidir. Çocukla çocuğun ihtiyacı olduğu zamanlarda fiziksel temas kurmak da değerlidir.

İstismara uğrayan çocukların mutlaka ruhsal bir destek alması gerekir. Çocuklarda oyun terapisi çocuğun yaşadığı travmatik anının duygusu boşaltmasını sağlar. Çocuklarla yapılan oyun terapisinde anne babanın katkısı da çok önemlidir. Aile çocuğa bu konuda ne kadar destek olursa çocuğun iyileşmesi de o oranda hızlı olur.

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

İşsizlik Depresyonu

İşsizlik Psikolojisi

Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

İşsizlik Depresyonu

Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur;belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı elştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta varolma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

İşsizlik Erkekleri Kadınlardan Daha Fazla Etkiliyor

Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde varolma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının varolma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da başgösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekli ği, baş a ğrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

Çözüm Önerileri

Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder.  Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.

Manipülasyonun Mumu Yatsıya Kadar Yanar

MANİPÜLASYON NEDİR?

Manipülasyon kişinin duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını kendi çıkarına uygun bir şekilde yönetmektir. Manipülasyona maruz kalan olgun bir kişinin temel duygusu şaşkınlıktır.

Ben aslında böyle bir şey söylemem, neden bu şekilde konuştum ki diye düşünür, ya da bu hiç bana uygun bir davranış değil kimseye böyle davranmıyorum ama onun yanında kendimi hep bu şekilde davranırken buluyorum.

MANİPÜLATİF KİŞİLERİN DİĞERİNİ YÖNETMEK İÇİN KULLANDIKLARI YÖNTEMLER

Manipülatif kişilerin diğerini yönetmek için en çok kullandıkları yöntem diğerinin kafasını karıştırmaktır. Kafası karışık insan en kolay yönetilen insandır. Şayet biriyle ilişki kurarken sürekli kafanızın karıştığını hissediyorsanız manipüle ediliyor olabilirsiniz.

Kullandıkları diğer bir yöntemse sizi şüpheye düşürmektir. Siz ne söylediğinizi ya da nasıl davrandığınızı hatırlarsınız fakat bu kişiler sizin söylediklerinizi çarpıtarak, eksilterek ya da değiştirerek sizi aslında söylemek istediğiniz şeyden bambaşka bir yere getirir. Yine şaşkın hissedersiniz ve kendinizden şüphe etmeye başlarsınız.

Özgüveninizin olması manipülatif kişi açısından olumsuz bir durumdur. Çünkü söylediğiniz sözün ve yaptığınız davranışın arkasında durursunuz ve tam olarak ne söylediğinizden emin olursunuz. Dolayısıyla bu kişiler özgüveninizi yıpratacak davranışlarda ve söylemlerde bulunur. Sizi fiziksel görünüşünüzle, yaptığınız işle, arkadaş seçimlerinizle eleştirir.

Manipülatif kişiler çoğunlukla genel ifadeler kullanır. Bu durum karşısındaki  kişiye zihnimi okuyor mu acaba duygusu hissettirir. Örneğin güven problemin var, her şey seninle ilgili değil, çok kıskanç ve endişelisin, son zamanlarda huzursuzsun gibi.

Sizi öfelendirerek suçlu hissettirler. İlişki kurarken yavaş yavaş öfkelendiğinizi hissedersiniz. Duygunuz yükseldiğinde ise kendinizi aslında söylemek istemediğiniz şeyleri söylerken ya da yapmak istemediğiniz davranışları yaparken bulursunuz. Sonrasında gelen duygu ise suçluluktur, bu kadar tepki vererek ben hata yaptım, keşke o sözcükleri söylemeseydim çok kırıcı oldu, gibi cümlelerle kendinizi suçlarken bulursunuz.

Duygusal anlamda sizden sıkıldığını hissettirerek alt mesaj sizi terk etmekle tehdit ederler. Bir süre görüşmeyelim diye bir taleple gelebilir, ya da şu an bunları konuşmak istemiyorum diyebilir. Bu talebin altında yatan istek sizi terk etmekle tehdit ederek onun ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmenizi sağlamaktır. Bu genellikle son çare olarak başvurdukları bir yöntemdir. İlişki içindeki kişi sevgili olabilir, yakın bir arkadaş olabilir ya da bu bir evlilik ilişkisi olabilir. Şayet terk edilmeye karşı toleransınız düşükse, diğerinin ihtiyacını karşılamaya devam edersiniz.

ASLINDA HERKES BİR PARÇA MANİPÜLATİFTİR

Aslında manipülasyon herkesin az veya çok kullandığı bir savunma mekanizmasıdır. Bizim kimliğimiz ve kişiliğimiz 0-6 yaşları arasında oluşur. Dolayısıyla ilişki kurduğumuz kişileri çocukluğumuzda bize bakım veren kişilere benzetme eğiliminde oluruz. Örneğin; bir erkek sevgilisini annesine benzetme eğiliminde olur. Annesi gibi davranması için sevgilisini manipüle etmeye çalışabilir.

Manipülatif olmamızın diğer sebebi de her insan önce kendisini düşünür. Diğeriyle ilişkide hep iyi duygular almak ister. Diğerinin ona ihtiyacı olan duyguları verebilmesi içinse bilinçdışı çocukluğunda ona bakım veren kişilerden öğrendiği sevgi alma stratejilerini uygular.

Bu yazıda bahsettiğim manipülasyon bilinçli olarak diğerini kontrol etmek için yapılan bir takım yöntemler kullanan kişilerle ilgili. Bu kişiler çoğunluklar ağır kişilik bozukluklarına sahip olan yani borderline kişilik bozukluğu, narsistik kişilk bozuluğu ya da antisosyal eğilimi olan kişilerdir. Ağır kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler ya da antisosyal özellikleri olan kişiler diğeriyle empati kurma yetisi az, ya da hiç olmayan kişilerdir.

MANİPÜLATİF KİŞİLER MAZOŞİSTİK KİŞİLERLE İLİŞKİ KURAR.

Manipülatif kişilerle ilişki kuran kişilerin çoğunlukla mazoşistik eğilimleri olur. Yani kendine acıma, kendine üzülme duyguları yüksek olan, kendine acımaktan zevk alan kişiler manipülatif, empatik olmayan, diğerinin duygularını gözetmeyen kişilerle ilişki kurar. Bu ilişki her iki tarafı da besleyen bir ilişkidir, tencere kapak misali. Mazoşistik kişinin ihtiyacı acı çekerek zevk almakken manipülatif kişinin ihtiyacı diğerini kullanmaktır. Mazoşistik kişiler bu ilişkiden sürekli şikayet eder fakat bu kişilerle ilişki kurmaya da devam eder.

ANDA KALARAK MANİPÜLASYONU FARK EDEBİLİRSİNİZ

Manipülasyona maruz kaldığında kişi er ya da geç bu duyguyu fark eder. Bazı insanlarla ilişki kurarken kendinizi güvende hissetmezsiniz. Beyniniz aslında bunu size söyler. Buluşmaya geç kalırsınız mesela, buluşma gününü unutursunuz. Zihniniz o kişide size iyi gelmeyen bir takım duyguların olduğunu bilir. Bir taraftan da aslında benim iyiliğimi istiyor, iyi niyetli gibi mantıklı açıklamalarınız olur. İç sesinize güvenin. Anlaşılmadığınızı hissediyorsanız ya da görüşmeden sonra kendinizi kafası ve duyguları karışmış olarak hissediyorsanız manipüle ediliyor olma ihtimaliniz yüksek.

Manipülasyona maruz kalan kişi davranışlarında ve duygularında ne kadar sakin olursa, o an ne hissettiğini ve ne yaşadığını fark etmesi de o kadar kolay olur. Yapmak istemediğiniz şeyleri yapmış, konuşmak istemediğiniz şeyleri konuşmuş olmamak için anda alın. Duygularınızın karıştığını ve yönlendirildiğinizi fark ettiğinizde ilişkiyi kesin. Yıkıcı yorumlarla değil, yapıcı eleştirilerle sizi teşvik eden insanlarla ilişki kurun.

Manipülasyondan en az etkilenen kişiler kimliği ve kişiliği oluşmuş. özgüveni olan, davranışlarını ve duygularını takip edebilen kişilerdir.

UZMAN KLİNİK PSİKOLOG GÜLCEM YILDIRIM

Sağlıklı Beslenme Takıntısı(Ortoreksiya Nervosa)

Sağlıklı beslenmek, sağlıklı ve zinde bir vücuda sahip olmak yaşam için herkesin hemfikir olduğu bir konu fakat sağlıklı beslenmeyi takıntı haline getirmek yaşamı zorlaştıran, sosyal ilişkileri bozan hatta süreçte sağlığı bozan bir hal alıyor.

Sağlıklı beslenme takıntısı; kişinin organik olmayan gıdaları tüketmemesi, marketten alışveriş yaparken gıdaların içeriğiyle aşırı derecece ilgilenmesi, dışardan yemek yiyememesi, sürekli zihninin yiyeceklerle meşgul olmasını kapsayan ruhsal bir hastalıktır. Bu takıntıya sahip olan kişiler yiyecekleri çiğ tüketmek ister. Yedikleri yiyeceklerin pişirildiği kapla aşırı ilgilenir. Yiyeceğin kalitesi bu takıntıda en önemli etkendir.

Organik Gıda Bir Pazarlama Stratejisi
Ensdüstrileşmeyle birlikte paketli gıda sayısı sürekli artıyor. Örneğin şekerin içine kakao, süt, fındık gibi bir kaç ürün koyup paketlediginizde bir kilo şekerin fiyatına eşdeğer oluyor. Hal böyle olunca paketleyip satmak üretici açısından daha karlı. Süreçte paketli gıdalar git gide artıyor artmaya da devam edecek.

Organik besinler de günümüzde yeni bir tüketim stratejisi. Üretici paketleyerek daha pahalıya sattığı ürünleri, şimdi de organik hâliyle daha yüksek bir maliyete satma peşinde. Dolayısıyla sağlıklı beslenme takıntısı maddi durumu iyi olan kişilerde daha sık raslanan bir takıntı.

Sağlıklı Beslenme Takıntısının Sebebi Ölüm Korkusudur
Yiyeceklerin kalitesiyle aşırı ilgilenen bu kişilerin temel duygusu ölüm korkusudur. Bu kişiler normalde de hayatlarının belirli dönemlerinde belirli bazı konulara takıntı yapan kişilerdir.
Yani zaten takıntılı olan kişilerde takıntı yer değiştirir. Daha önce temizlik takıntısı olan bir kişi paketli gıdaların çok zararlı olduğunu öğrendiğinde yiyeceklerle aşırı ilgilenmeye başlayabilir.

Takıntı hastalığının en önemli sebebi çocukluk döneminde kişinin takıntılı bir bakıcısının olmasıdır. Bu kişi anne, teyze ya da çocuğa bakım veren bir yetişkin olabilir.
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Anneme Annelik Yapmaktan Çocuğuma Annelik Yapamıyorum

Annesine annelik yapan yetişkinler çocuklarına annelik yapamıyor. Çünkü sistem tersine işlemiyor. Çocuğuna annelik yapmak içgüdüsel bir davranışken anneye annelik yapmak annenin yetersizliginden, sevme yetisinin düşüklüğünden, güçsüzlügünden kaynaklanan zorunlu bir davranış. Dolayısıyla anneye annelik yapmak eksta bir çaba, güç ve emek istiyor. Yetişkin anne bu gücü ve emeği kendi annesine harcadığında, çocuğuna içinde varolan sevgiyi ve ilgiyi gösteremiyor.

Çocukluğunu Yaşayamamış Yetişkinler
Küçük yaşlardan itibaren büyük sorumluluklar üstlenen çocuklar, çocukluklarını yaşayamadan yetişkin bireyler oluyor. Örneğin; -Kızım sağolsun hep evi düzenli tutar, odasını toplar ses çıkarmadan oynar, – Geceleri korkuyorum hep küçük kızımla uyuyorum, onun varlığı bana güven veriyor, -Kızım çocukluğundan beri böyle ailede herkes onun sözünü dinler, babası bile bir tek onu dinler, saatlerce konuşur babasıyla, -Babana konuştuklarımızı anlatmak yok, bu aramızda bir sır, benim nereye gittiğimi baban asla bilmemeli… Bu cümleler küçük yaştaki bir çocuğa yaşının üzerinde sorumluluk yükler. Çocuk annesine annelik yaptığında çocukluğundan vazgeçer. İçtenliği, yaratıcılığı, eğlencesi, çocuksu coşkusu kaybolur.

Çocukluğunuzu Bugün Yaşayın
Çocuklugunuzu yaşayamadığınızı düşünüyorsanız bugün çocuksu şeyler yapın. Içinizdeki hevesle tanışın. Parkta sallanabilirsiniz, kışın dondurma yiyebilirsiniz, çamurlu sularda zıplayabilirsiniz, bebeklerle oynayabilirsiniz. Kendinizle tekrar tanışmış olursunuz, içinizdeki hevesli çocukla.
Sevgiler
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (Tssb) ve Tedavisi

Travma sonrası stres bozukluğu ile çocukluk döneminde yaşanan travmatik yaşantılar birbirinden ayrılır. Yetişkinlikte yaşanan travmatik olaylar kimliği kemirirken çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar kimliği bozar, kimlikte kalıcı hasara neden olur. Bu yazıda yetişkinlikte yaşanan travma sonrası stres bozukluğundan bahsedeceğim.

Travmatik yaşantı deprem, sel, tecavüz, cinsel taciz, trafik kazası ve yangın gibi kişinin normal giden hayatını sekteye uğratan kendisine, dışardaki insanlara, dünyaya olan güvenini sarsan olaylara denir. Travma sonrası stres bozukluğu ise kişinin yaşadığı bu olaylara verdiği normal, insani tepkilerdir. Kişinin bu olayları bizzat kendisinin deneyimlemesinin yanında bu travmatik yaşantıyı izlemesi ya travmaya tanık olması da travma sonrası stres bozukluğuna neden olur.

Travma sonrası stres bozukluğunun üç belirtisi vardır;

-Aşırı uyarılma

-Müdahale

-Büzülme

Travmaya maruz kalan kişi başlangıçta her hangi bir tehlikeye karşı tetikte ve gardını almış olarak bekler. Her an travmatik olayı tekrar yaşayacakmış gibi tedirgin olur. Müdahaleci semptom dediğimiz bu semptomlar olayı takip eden birkaç haftada ortaya çıkar. Bu semptomlar üç ile altı ay arasında hafifler ve zamanla etkisini kaybeder. Müdahaleci semptomlar azalırken uyuşukluk ve büzülmeci semptomlar onun yerini almaya başlar. Travmatize insanlar artık korkmuyor gibi görünebilir, önceki hayatına devam ediyor gibi görünebilir. Fakat rutin hayatına döndüğünde olaylara verdiği anlam gerçekçi değildir. Sık sık kendisini dışardan izliyormuş hissine kapılır,kendine yabancılaşma , uyuşukluk, kopma, gerçeklikle bağlantının azalması, travmayı takip eden süreçte 6. Aydan sonra olur. Travmatize kişinin içi cansızlaşmış gibidir.  Travmanın açtığı duygusal yara ise uzun süre kalır yani travmaya uğrayan kişiler ruhsal olarak sakat kalır.

Aşırı uyarılma; ,Travma sonrası stres bozukluğunda özelikle ilk bir kaç haftalık dönemlerinde karşılaştığımız bir durumdur. Kişide sürekli bir tehlike beklentisi olur. Sık sık irkilme, basit uyaranlara yüksek tepkiler verme, hızlı öfkelenme ve panik davranışları, insanlara tahammülün azalması, travmatik yaşantının herhangi bir hatılatıcısına yüksek tepkiler verme şeklinde görülür. Örneğin deprem sonrası kişinin depremi hatırlatan bir konuşmaya ani ve yüksek tepkiler vermesi, sinir krizi geçirmesi gibi.

Müdahale; Tehlikenin geçmesinden uzun bir süre sonra bile travmatize insanlar olayı şimdiki zamanda sürekli tekerrür ediyormuş gibi yeniden yaşarlar. Hayatlarının normal seyrini devam ettiremezler zira travma normal yaşantıyı tekrar tekrar kesintiye uğratır. Zaman travma anında durmuş gibidir. Travmatik an anormal bir hafıza biçiminde kodlanmıştır. Rüyalarda ve gündelik hayatta zihne sürekli travmatik an ile ilgili görüntüler gelir. Gündelik hayatta yaşadığımız olaylar hatıralar zamanla bulanıklaşır, eklemeler olur, değişir. Travmatik hatıralarda ise durum farklıdır. Travmatik anı kişinin zihnine geldiğinde çok canlıdır ve değişmez. Kişi yaşadığı travmatik anıdan bahsederken aynı kelimeleri, aynı jest ve mimikleri kalıp cümleler halinde tekrarlar. Travmatik anının görüntüleri zihne kare kare parçalara ayrılmış bir şekilde gelir. Bu görüntüler zihne her geldiğinde kişinin hissettiği acı, bedensel duyum travma anında yaşadığıyla aynıdır.

Büzülme; Travma sonrası stres bozukluğunun en son evresi büzülmedir. Travmatize olmuş kişi diğer iki aşamadan sonra bu evreye geçer. Bu evre ömür boyu sürebildiği gibi psikoterapi desteğiyle geçebilir de. Bu evrede kişide travmadan sonra yaşadığı yüksek tepiler gözlenmediği için kişinin iyileştiği, travmanın etkisinin geçtiğine dair bir yanılsama olur. Bu evrenin en önemli özelliği kişinin dış dünyadan yavaş yavaş uzaklaşması, yalnızlaşması, rutin hayatını dar bir çerçeve içinde geçirmeye başlamasıdır.

TRAMAYA VÜCUDUN VERDİĞİ TEPKİ ZİHİNDE KALICI HASARA NEDEN OLUR

Travmanın zihinde bu denli kalıcı hasara sebep olması merkezi sinir sistemindeki değişikliğe dayanır. Yüksek bir seviyede adrenalin ve diğer stres hormonları dolaşıma verildiğinde hafızaya derin izler kazınır. Yüksek sempatik sinir sistemi uyarılması durumunda hafızanın dilsel kodlamasnın inaktive olduğu ve merkezi sinir sisteminin hayatın başında hakim olan hafızanın duyusal ve resimsel biçimlerine geri döndüğü gözlemlenir.

Yani travmatik anıda stresin etkisiyle vücutta adrenalin salgılanmaya başlar. Adrenalin heyecanlandığımızda, korktuğumuzda salgılanan bir hormondur. Vücutta adrenalin salgısı arttığında ve stres uzadığında beynin mantıklı olan tarafı kitlenir. Bu da yaşanan anının bebeklerdeki gibi bedene kaydedilmesine sebep olur. Bedende hissedilen acıya zihinde kare kare resimler eşlik eder.

Travmatik hatıralar diğer hatıralara benzemez, travmatik rüyalar da diğer rüyalara benzemez. Travmatik rüyalar çoğu zaman travmatik anının tıpatıp aynısı şeklinde fragmanlara benzer. Normalde bizim zihnimiz rüya görürken rüyadaki sembolleri kapatır, fluleştirir, değiştirir. Travmatik anıdaki rüyalarda bu tip işlemlerin hiç birisi kullanılmaz. Travmatik anının aynısını görürüz. Bu rüyalar esnasında küçük, önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı olur. Örneğin bir çiçek, bir vazo, bir kalem bu eşyalar kişinin rüyasında korkutucu imgeler olara karşımıza çıkar.

TRAVMADAN SONRA UZUN YILLAR GEÇSE BİLE KALICI OLAN DUYGULAR

Travma kişinin temel güven duygusunu bozar. Temel güven duygusu çocuğun ilk ilişki kurduğu kişiyle yani annesiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Çocuk anneyle kurduğu ilişkide dünyaya güvenmeyi, insana güvenmeyi öğrenir. Dolayısıyla travmaya uğrayan kişilerin insanlarla ilişkileri bozulur, dünyanın güvenilir bir yer olduğuna dair gelişen temel güven duygusu bozulur. Kişinin aile, arkadaşlık, dostluk, sevgililik bağlarını bozulur. İnanç sistemi bozulur. Kişinin dine ya da tanrıya olan inancı zedelenir. Travma durumunda örneğin tecavüze uğrarken kişi tanrıdan yardım ister, annesini onun kurtarmasını bekler, Çağrısına kulak verilmediği düşünen kişi ise yalnız ve korumasız hisseder. Ondan sonra kişide yabancılaşma ve kopma duygusu oluşur. Travma sonrası kişilerde oluşan üç temel duygu vardır utanç, suçluluk, kendinden ve diğerlernden şüphelenme.

Travmaya seyirci kalan kişilerde de benzer bir durum ortaya çıkar. Örneğin savaşta arkadaşları gözünün önünde ölen kişiler utanç ve suçluluk duygusu yaşar. Kurtarabileceklerini düşündükleri herhangi birisinin tecavüzüne seyirci kalan kişiler, yangında ailesinin yokoluşunu izleyenler, depremde binanın yıkılışını izleyenler, trafik kazasında yakınlarını kaybadenler. Bu kişilerin hepsinde çok yoğun utanç ve suçluluk duyguları olur. Diğerinin hayatını korumak için kendi hayatlarını riske atmadıklarını düşünürler.

Travma sonrası stres bozukluğunun etkisi, süresi ve şiddeti kişinin kimliğine ve kişiliğine göre değişim gösterir. Çocukluk döneminde temel güven duygusu oluşmuş, iyimser bir anne tarafından yetiştirilmiş, mutlu çocukluk anıları fazla olan kişiler travmadan en az etkilenen kişilerdir. Sosyal uyumu bozuk olan, insan ilişkileri kötü olan, mutsuz bir çocukluk geçiren kişilerin travmadan etkilenme oranı ise çok yüksektir. Yani duygusal esneklik ve ilişki kurma yetisi travmadan etkilenme oranını da azaltır. Travma sonrası stres bozukluğunu etkileyen bir diğer unsur da kişinin travma anındaki davranışıdır. Örneğin tecavüze uğrayan kişi çaresizce donup almak yerine direndiyse ya da mücadele ettiyse travmadan etilenme oranı mücadele etmeyen kişiye göre daha az olur. Bu kişiler kendilerine karşı daha az suçlayıcı ve cezalandırıcı olur.

İYİLEŞME

Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin temel duygusu güçsüzlük ve başkalarıyla bağlarının kopmasıdır. İyileşme de tam olarak bunu kapsar.

İyileşmenin ilk aşaması danışana güvenli bir alan sunmaktır. Travmaya maruz kalan kişinin terapistle kurduğu güvenli ilişki dışarıdaki ilişkileri için referans noktasıdır. Tıpkı bir pergelin sayfanın bir kısmına sabitlenmesi gibi, güvenli bir alan sunmak.Pergelin açısını değiştirmek, daha geniş bir yuvarlak çizmek danışanın kontrolündedir. İyileşmenin ikinci aşaması ise hatırlama ve yastır. Kişi yaşadığı travmatik yaşantıya her temas edişinde canı yanar. Travmatik anılar konuşuldukça duygusu boşalır, kişinin bu anılarla temas etmesi, canının yanması iyileştirici bir evdedir. Bir süre sonra yaşanan travmatik olay beyinde diğer anılarla senkronize olur. Hatta çoğu zaman travmatik anının duygusu boşaldıktan sonra bu anılar kişinin hayatındaki en önemli olay olmaktan çıkar. Diğer anılardan biri olur. En son aşama ise yeniden bağ kurmadır. Terapistle kurulan güvenli ilişki bir bağlanma oluşturur. Bu bağlanma kişinin travmada yara almış, bozulmuş olan bağlanma duygusunu tamir eder. Danışan sağlıklı bir bağlanma gerçekleştirdikten sonra terapi süreci sonlanır. Bu süreç travmanın şiddetine ve zamanına, travmatize olmuş kişinin çocukluk yaşantısına göre değişiklik gösterir. Travma sonrası stres bozukluğunda emdr ve eft tekniği uygulanır

Panik Atak

Panik Atak

Bilimsel veriler gösteriyor ki bizim beynimiz mutluluk için tasarlanmamıştır. Bizim beynimiz bizi hayatta tutmak için tasarlanmıştır. Ölüm bizim temel korkularımızdan biridir. Biz hiçbir zaman ölmek istemeyiz, sonsuza kadar yaşamak isteriz.

Bizi hayatta tutan iki tane savunma mekanizması vardır. Bunlardan birincisi tehdit ve savunma mekanizmasıdır. Şayet herhangi bir tehlikeyle karşı karşıya kalırsak bizi hayatta tutma mekanizması olan savunma sistemimiz aktive olur ve bizi hayatta tutmak için üç şey yapar;

  • savaşacak kadar gücünüz varsa savaşırsınız
  • kaçacak kadar zamanınız varsa kaçarsınız
  • savaşacak kadar gücünüz, kaçacak kadar zamanınız yoksa donup kalırsınız.

İlk çağlardan itibaren insan zihni bilgiyi diğer nesillere aktararak hayatta kalmanın yollarını bulmaya çalışmıştır. İlk çağlarda insanlar ormanda vahşi hayvanlarla savaşırken, vahşi hayvanlardan kaçarken ya da vahşi hayvan gördüğünde donup ölmüş numarası yaparken bu bilgi nesilden nesile bize aktarılmıştır. Günümüz şartlarında dışarıdan bize yönelecek herhangi bir tehdit olmamasına rağmen beynimizin çalışma sistemi aynı şekilde devam etmektedir. Bunu günümüz şartlarına uyarladığımızda örneğin üzerinize doğru hızla bir arabanın geldiğini gördüğünüzde arabaya karşı koyacak gücümüz olmadığı için zamanımız varsa kaçmayı seçeriz.

Panik Atak Nedir;

Panik atak dışarıdan baktığımızda ölme, daha derin baktığımızda ise öldürülme korkusudur. Kişi panik atak geçirirken öleceğinden korkar. Bu korku ölüm korkusu değil öldürülme korkusudur. Kişi zihinsel olarak bulunduğu ortamda duygusal olarak öldürülme tehdidine maruz kalıyorsa beynimiz hayatta kalabilmek için vücudumuzda pek çok değişiklik yapar. Aslında Panik atak; fiziksel bir saldırı olmaksızın kişinin kendisini fiziksel bir saldırıya hazırlamasıdır. Bizim beynimiz fiziksel saldırıya karşı gösterdiği belirtileri duygusal saldırılara karşı da gösterme eğilimindedir.

Panik atak belirtileri;

Panik atak esnasında vücudumuz savaşmaya veya kaçmaya programlandığı için vücudumuzda birtakım belirtiler meydana gelir. Sempatik sinir sistemimiz devreye girer, vücudumuz adrenalin ve kortizol hormonları salgılamaya başlar. Adrenalin tehlike anında salgılanan bir hormondur. Adrenalin salgılandığı zaman aşağıdaki belirtiler ortaya çıkar;

  • kalp atışlarımız hızlanır
  • solunumumuz hızlanır
  • damarlarımız kasılır
  • muhakeme yetimizi kaybederiz
  • öleceğimizden korkarız
  • kalp kanı beyne ve kaslara gönderir
  • tansiyonumuz çıkar
  • çarpıntı olur

 

Bunlar olurken hızlı nefes alıp vermeye başlarız. Hızlı nefes alıp verdikçe de hava açlığımız artar. Oksijen ihtiyacımız artar. Uzun süre hızlı nefes alıp veren kişide de yine fiziksel bir sonuç olan vücuttaki kalsiyumun azalmasından kaynaklanan ellerimizde kasılmalar olur. Bütün fiziksel belirtiler olup biterken kişiyi en çok korkutan kısım çoğunlukla bu olur. Ellerin kasılmasıyla beraber felç oluyorum ya da ölüyorum korkusu daha da artar.

Panik atak esnasında bunların yaşanması çok normaldir. Fiziksel olarak yaşanan her şey gerçekken, gerçek bir ölüm tehlikesi yoktur.

Buradaki önemli olan nokta şudur. Bu mekanizma sadece fiziksel bir saldırıyla karşı karşıya kaldığımızda devreye girmez. Tehdit ve savunma mekanizmamız duygusal bir saldırıyla karşı karşıya kaldığımızda da devreye girer. Panik atak krizi yaşayanlarınki duygusal bir saldırıdan kaynaklanan bir korkudur.

Panik Atak Krizi Bittiğinde Yaşananlar;

Panik atak esnasında aktive olan sempatik sinir sistemimiz vücudumuzda pek çok değişikliğin olmasına sebep olur. Vücutta öncelikli olarak adrenalin salgılanır. Kişi bu adrenalini harcamıyorsa ki çoğu zaman panik atak kişi otururken ya da hareketsiz dururken olur o zaman o adrenalin harcanmadığı için o enerji kişinin içinde yoğun bir enerji silkülasyonuna sebep olur. Kişi panik atak esnasında hızlı hareket ediyorsa koşuyorsa örneğin adrenalin kişinin içinde kalmaz. Adrenalinin enerji olarak harcanmaması, yani kişi panik atak esnasında hareketsiz durduğunda kişide panik atak sonrasında halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, tansiyonun düşmesiyle beraber yere uzanma ihtiyacı olur.

Panik Atak Sırasında Yapılması Gerekenler;

  • Zihni başka yöne kaydırma; Örneğin parmağa odaklanıp, parmağın üzerindeki çizgilere bakmak. Zihnin aynı anda iki şeye odaklanamıyor.
  • Nefese odaklanmak; Nefes alıp vermeye odaklanmak kriz anında yapılabilecek bir diğer davranıştır.
  • Eft; Kişinin yaşadığı duyguyu içinden sürekli tekrarlaması panik atak anında yapılabilecek bir diğer davranıştır. Yani öldürülmekten korkuyorum, öldürülmekten korkuyorum… gibi

Panik Atak Sebepleri;

Preödipal Sebepler

Panik Atağın çocukluk yaşantılarıyla bağlantısı vardır. Panik atakta iki tane temel sebep vardır. Birincisi ailede panik olan bir ebeveyn veya bakıcı vardır. Ailede panik olan bu kişiyle çocuk özdeşim kurar. Yani bu kişiyi taklit eder. Panik atak geçiren kişiler çoğunlukla normal hayatlarında çok hızlı hareket eden kişilerdir. Hızlı yürürler, hızlı yemek yerler, hızlı sevişirler. Kişi bunu çocukluğunda bir ebeveyninden ya da bakıcılarından birinden(anne,baba, hala, babane,teyze vs) görmüş olabilir.

Ödipal Sebepler

Bir diğer sebep ise Ödipal sebeplerdir. Yani kişi çocukluğunda ödipal dönem dediğimiz ortalama 3-6 yaşlar arasında kalan dönemde annesiyle ya da babasıyla aşk yaşar. Çocuğun karşı cinsi keşfetmesiyle beraber ebeveyninin beğenisi almak için uğraşır. Örneğin erkek çocuğu bu dönemde büyüdüğü zaman annesiyle evlenme hayalleri kurar. Bu bu dönem için geçici ve normal bir şeydir. Çocuk bu hayalleri kurarken ona rakip olan hemcinsinden de korkar yani babasından. Annesiyle evlenirse babası ona kızar diye düşünür. Babanın kızması tehlikelidir yani baba kızarsa çocuğu öldürebilir. Panik atak hastalığı olan kişiler çocukluklarında yaşadıkları bu korkuyu yetişkin hayatlarına taşırlar. Dışarda bir kadın beğendiklerinde babanın onu cezalandırmasından ya da öldürmesinden korkarlar.

İnsan Kendi Kendini Yatıştırabilen Bir Varlıktır

Bizi hayatta tutan ikinci mekanizma ise yatıştırma ve bakım bakım verme mekanizmamızdır. İnsan hayatta kalabilmek için bakıma ihtiyacının süresi en uzun olan memelidir. Bebek dünyaya geldiğinde ona bakım verilmezse bebek kendi kendine bakım veremez. Yapılan araştırmalar fiziksel bakımın dışında dokunulmayan bebeklerin hayata tutunamadığını ve öldüğünü göstermiştir. Yani insan doğduğu andan itibaren hem fiziksel hem de duygusal bakıma muhtaçtır. Bebek ağladığında bebeğin ihtiyacını ebeveyni karşılar. Örneğin bebek aç olduğu için ağlıyorsa ve canı yanıyorsa anne ona meme verir ve bebek sakinleşir. Süreçte bebek biraz daha büyüdüğünde vücuduna herhangi bir zarar geldiğinde örneğin parmağı yandığında anne bebeğin parmağını öper, bebeği okşar ve acısını dindirmeye çalışır. Çocuklar düştüklerinde annelerinin yanına koşup annenin çocuğun acısını dindirmesini beklerler. Bir süre sonra çocuk kendi kendini yatıştırmayı öğrenir. Annenin çocuğa yaptığı bakımı çocuk kendi kendine vermeye başlar. Düştüğünde kendi dizine kendisi dokunur ve kendi yarasının acısını kendisi hafifletmeye başlar.

Panik Atak Tedavisi;

Panik atak hastalarının çoğunun en büyük korkusu tekrar panik atak geçireceğim korkusudur. Psikoterapi tekniği ile panik atağın tedavisi mümkündür. Terapide panik atağın öncelikli olarak sebebi bulunur ve danışana fark ettirilir. Farkındalıkla beraber danışan süreçte duygularını anlamlandırmayı ve kontrol altına almayı öğrenir. Bizim zihnimiz karışıklıktan endişe duyar, duygularını anlamak ve kendi kendine yorumlamayı öğrenmek danışanın dışarıdaki hayatında daha konforlu ve daha az kaygılı yapar.

 

 

 

 

 

 

Travma ve İyileşme

TRAVMA VE İYİLEŞME

Psikolojik travmayı ikiye ayırabiliriz. Biri doğal yollarla gelen travmalar ; deprem, sel, hortum bunlara örnek olabilir diğeri ise ‘insan eliyle’olan travmalar.  İnsan eliyle olan travmaların kişiye verdiği ruhsal hasar doğal yollarla gelen travmalar daha fazladır.

Olaylar ‘Tanrı’nın işi’olduğunda kurbana sempati duymaya hazır oluruz, fakat travmatik olay insan yapısı olduğunda tanık olanların kurban ve fail arasında taraf tutması gerekir.

Failin tarafını tutmak çok caziptir. Her fail seyircinin hiçbir şey yapmamasını bekler. Kurban ise aksine seyirciden acının yükünü paylaşmasını bekler. ‘savaş ve kurbanlar toplumun unutmak istediği şeylerdir. Acılı ve nahoş olan her şeyin üstüne bir unutuş örtüsü çekilir.

Travma ve iyileşme kitabı zalim ve kurban arasındaki farkları bahsederek başlıyor. Zalim seyirciden hiçbir şey yapmamasını hatta olan biteni unutmasını talep ederken kurban bir eylem bekler. Kurban unutulmamayı, korunulmayı, anlattıklarına inanılmasını, güvenilmeyi talep eder.

Fail suçunun sorumluluğundan kaçmak amacıyla unutmayı teşvik etmek amacıyla elinden gelen her şeyi yapar. Gizlilik ve sessizlik failin ilk savunma hattıdır. Şayet gizlilik başarılamazsa kurbanın inanırlığına saldırır. Her vahşetten sonra aynı bilinen itirazları bekleyebilirsiniz. Asla olmamıştır, kurban yalan söylemektedir, kurban abartmaktadır, kurban buna kendi sebep olmuştur, ne olursa olsun zaman geçmişi unutmanın yola devam etmenin zamanıdır.

Zalim ve mağdur ilişkisinde zalim güçlü, mağdur güçsüzdür. Zalimin anlattıkları etrafında dinleyenlerin inanmak istedikleridir. Mağdurun anlattıklarıysa kimsenin duymak, inanmak istemediği şeylerdir. Peki bu döngü yani zalim ve mağdur döngüsü nasıl ortaya çıkar? Kişi neden bir başkasına ruhsal, fiziksel ya da cinsel anlamda zarar verir? Bu sorunların cevabı kişinin çocukluk yaşantısında yatar. Çocukluk döneminde travmaya uğramayan ya da travmayı izlemeyen kişi ne zalim olur ne de kurban.

Çocukluk döneminde travma yaşayan kişinin kimliği dörde bölünür, kişi bu kimlikklerden birini bazen de bir kaçını ilerde kullanmak üzere bir köşede dondurur. Bunlar;

-Eziyet eden, zalim

-Eziyete uğrayan, mağdur

-Seyreden

-Kurtarıcı

Çocukluk döneminde travmaya uğrayan kişiler bu dört kimlikle hayatlarına devam eder. Örneğin çocukluk döneminde tacize uğrayan kişi yetişkin olduğunda taciz eden olabilir bunun sebebi zalimle özdeşim kurmasıdır. Kendisini onun yerine koyup taciz ettiği kişiyi de kendi yapar. Kendisine yapılan tacizin aynısını karşısındaki kişiye yapar. Bunun  nedeni tacize uğrayan kişinin çaresizliğini görmektir. Kendisi de çaresizdi bunu tekrar takrar yaşamak ister. Ya da çocukken annesi şiddete uğrayan kişi şiddete uğrayan kadınları koruma derneği adı altında bir dernek kurabilir. Şiddete uğrayan kişilere barınacak ev, sıcak yemek ve mahkeme desteği sağlayabilir. Bu kişinin koruduğu kişiler annesidir. Şiddete uğramış olan annesini korur kurtarıcı olur.

Mağduriyet gibi görünen pek çok şey böyle baktığımızda kişinin çocukluk döneminde yaşadığı travmatik anıları çözmek için kullandığı bir yol aslında. Kişi çocukluğunda istismara uğramışsa yetişkinlik döneminde de istismara uğramaya açıktır. Eziyet gören kişi eziyet edilmeye açıktır, şiddete uğrayan ya da şiddeti izleyen kişi şiddete uğramaya açıktır. Bütün bunların tek bir nedeni vardır ’tekrarlama zorlantısı’. Bizim beynimiz çocuklukta yaşanan travmatik anıları tekrar tekrar yaşamak ister, o travmatik anıyı çözümlemek için. Her defasında aynı şekilde davrandığı için her defasında çocuklukta yaşadığı travmanın benzerini yaşar. Yani travma bir türlü çözümlenmez, beyin de tekrar etmekten bir türlü vazgeçmez.

Travma ve iyileşme kitabı bu dört döngünün etrafında dönüyor. Çocuklukta yaşanılan travmalar, yetişkinlikte yaşanılan travmalar ve iyileşme ile son buluyor. Psikolojiyle ilgilenen, travma yaşayan, travmatik tecrübelerini anlamak isteyen herkese tavsiye ederim.

Not: Koyu yazılan kısımlar kitaptan alıntıdır.

Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım

Sorumluluk Duygusu

Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür kişi daha çok sevebilir der “Engin Gençtan” hoca.
Yetişkin olmak sorumluluk almaktır, karar vermek, tercih etmektir. Bir tercih yaptığında sonucuna kimi zaman sevinmek, kimi zaman üzülmektir. Diğerlerini suçlamak, kararı diğerlerine aldırıp sonucun sorumluluğunu diğerine yüklemek kolay olandır.
Zor olan karar vermek, verdiğin kararın arkasında durmak, sonucun sorumluluğunu almaktır.

Başkalarının Kararlarıyla Yaşayanlar Başkalarının Hayatını Yaşar

Kendi kararını vermenin, kendi sorumluluğunu üstlenmenin güzel tarafı iyi ve kötü sonucu her ne olursa olsun sana ait olmasıdır. Karar vermek, hayatına sahip çıkmaktır. Kendi duygularına, düşüncelerine, tecrübene sahip çıkmaktır. Kendine saygı duymaktır. Sen kendine saygı duydugunda diğerleri de sana saygı duyar. Sen kendinin arkasında durduğunda, kendi kimliğini ve kişiliğini koruduğunda diğerleri de sana öyle davranır. Öyle davranmak istemeyenle de yolları ayırırsın.
Sorumluluk almak sevginin de sorumluluğunu almaktır. Hissettiğin duyguya sahip çıkmaktır. Severken özgürce sevebilmek sevginin en güzelidir.
Özgürlük sorumlulukta. Gerçek sevgi sorumlulukta
Sevgilerimle
Uzman Klinik Psikolog Gülcem Yıldırım